Vur Vur İnlesin veya Faşizmin Davul Sesleri: Whiplash

Pazartesi, 2 Şubat 2015 13:45

Meşhur bir anekdottur. Efsanevi vodvil ustası Jack Benny New York sokaklarında kendi halinde yürürken turistin biri tarafından durdurulur. İmzasını isteyeceğini sandığı taşralı Benny’yi tanımaz, sadece yön sorar: “Carnegie Hall’a nasıl giderim?” Benny kalır mı lafın altında, hemen yapıştırır cevabı: “Çalışarak.” Bu olayın aslında Jack Benny’nin başından geçmediğini biliyoruz ama John Ford’un Kahramanın Sonu (The Man Who Shot Liberty Valance) filminde denildiği gibi, “Efsane gerçeğe dönüştüğünde efsaneyi yayınla.” (Aynı şekilde Voltaire’e atfedilen “Görüşlerinize katılmıyorum ancak bu görüşlerinizi rahatça ifade edebilmeniz için canımı feda etmeye hazırım” sözü de aslında onun değil ama bugün konumuz farklı)

Neyse. Kimin, nerede, nasıl söylediği önemli değil. Bu küçük fıkra Carnegie Hall’a “gitmenin” sanatçılar için ne kadar kutsal bir olay, o salonda konser vermenin ne muazzam bir deneyim, o sahneye ayak basmanın ne unutulmaz bir an olduğunu gayet net ortaya koyuyor. Bunu neden anlatıyorum? Sebebi şu: Damien Chazelle’in çok konuşulan filmi Whiplash, öyle bir kendi kendini sabotajla sona eriyor ki filmin ne kendi yarattığı dünyayla ne de gerçek hayatla bir bağlantısı kalmıyor. Amerika’nın en önemli konservatuarından yüz kızartıcı bir sebepten dolayı atılmış bir müzisyen… Ama büyük bir şansla Carnegie Hall’da, dünyaca ünlü JVC (nam-ı diğer Newport) jazz festivalinin açılışını yapma şansını buluyor ve sadece eski bir öğrencisine gününü göstermek için bu fırsatı tepiyor, öyle mi? Tamam, canım. Sonra da o kepaze olan öğrencisi en önce sahneden ağlayarak kaçıyor, on saniye geçmeden de gaza gelip inanılmaz bir solo attırmak için geri dönüyor, öyle mi? Hadi oradan.

Her film kendi dünyasını yaratır, kendi kurallarını koyar, seyirciden de bunları kabul etmesini bekler. Bu sebepten dolayı gerçek hayatla karşılaştırıp “ya, ne saçmalık” demek temel olarak dramanın mantığına aykırıdır. Fakat Whiplash, jazz, jazzdan da öte müzik, bizim, evrensel anlamda kabul ettiğimiz müzik kurallarına tamamen zıt bir tez ortaya sürüyor. Whiplash olmayan bir müzik ve sanat anlayışını, olmayan bir dünyayı bize kabul ettirmeye çalışıyor. İyi, hoş da… Yemezler.

Whiplash’in orijinal hiçbir yanı yok. Müzik filmleriyle bir karşılaştırma yapmak zaten gereksiz çünkü müzik filmi değil aslında bildiğin Rocky filmi bu. Yetenekli genç davulcu Andrew (Miles Teller), New York’un prestijli sanat akademisi Schaffer’da (uydurma bir okul; Juilliard’dan isim hakkını alamamışlar zahir) birinci sınıfa gidiyor. Çömezler orkestrasında bile kendini gösteremezken pratik yaptığı bir gün şans eseri okulun manyak hocalarından Fletcher’la (JK Simmons, şaheser) karşılaşıyor. Fletcher okulun yarışmalara giren orkestrasının başında, zorlama birkaç tesadüften sonra Andrew’u davul çalması için orkestrasına alıyor. Sonra da oğlanın potansiyelini yakalaması ve mükemmel olması için hayatı ona dar ediyor. Fiziksel şiddet uyguluyor, psikolojik baskı yapıyor, arkadaşlarının önünde onu, ırkını ve ailesini aşağılıyor, yerden yere vuruyor. Whiplash de bunu sanatta mükemmele ulaşmak için çekilmesi gereken İsevi çileler olarak gözümüze sokuyor.

Whiplash-5547.cr2Böyle bir yaklaşım belki bedensel zorlamanın şart olduğu spor ve spor filmlerinde mantıklı olabilir. Aynı şekilde Kızıl Ordu Korosu veya Kuzey Kore’deki mahkûmların hep beraber Michael Jackson danslarını yaptığı videoları için de muhtemelen sapıkça prova yapılıyordur. Ama genel anlamda müzik ve özellikle jazz böyle bir sanat değil ki. Jazz’ın, katı, keskin, hatta faşist kurallar üzerine kurulu bir müzik dalı olmadığını hiç dinlemeyenlerin bile bilmesi lazım. Jazz müzisyenlerinin biraraya gelip doğaçlama yapmalarına “jam” denir İngilizce’de. 1920’lerde İngilizce diline giren bu kullanım, Bing Crosby’nin böyle doğaçlama performanslarında 4/4′lük bir ölçüde, ikinci ve dördüncü vuruşta değil de birinci ve üçüncü vuruşta ellerini çırpıp ritim yapmasından gelir. Yani bir hatadan kaynaklanır. Çünkü bu gibi performanslarda hata yapmak doğaldır, sanata hayat verir bu hatalar.

Whiplash’te, Jazz tarihinin doğaçlamaya dair en ünlü anekdotlarından birini herkes birbirine anlatıyor. Filmde anlatılana göre saksafon dehası Charlie Parker, nam-ı diğer Bird, Count Basie’nin orkestrasında çalarken ritmi kaçırır, tüm orkestra buna fitil olur, en sonunda da efsanevi davulcu Jo Jones, zilini Parker’ın kafasına atar. Charlie Parker da utanır, gider kendini odasına kapar, bir sene çalışır, sonra da efsanevi Bird olup döner.

Hayır, bu anekdot doğru değil. Doğru olmasını bıraktım, efsane bile değil. Gerçeği şu: Charlie Parker, Basie ile birlikte çalmaya başladığında da Bird. İnanılmaz bir cevher. Tamam, işlenmemiş ama cevher yine de. Bir deha. Ritmi kaçırmıyor, çok heyecanlı olduğu için nota atlıyor. Sonra Jones zili yere atıyor, kafasına değil. Utanıyor Parker, orası doğru. Ama sonra kendisini odasına kapamıyor. Gidiyor müzisyenlerle birlikte çalmaya başlıyor. Kendini müziğe adıyor. Harmoni öğreniyor. Klasik müzik dinliyor. Blues’a sarıyor. Her gün ama her gün çeşitli müzisyenlerle çalmaya devam ediyor. Kendi elmasını kendisi işliyor.

Whiplash’te bir kere böyle bir sahne bile yok. Andrew başka hiçbir müzisyenle jazz çalmak için buluşmuyor. Kendisini sadece teknik olarak davula adıyor. BU şekilde belki ritme hâkim olabilir ama müzisyen olamaz. Notaları çalar yani, müziği değil.

Filmin tam olarak modern, Y nesline uygun da bir iddiası var ki bu da doğru değil. (Andrew’nun inanılmaz sorumsuz bir denyo olması da tam Millennial’ların sorumsuzluklarına uyuyor; hiçbir sözünü tutamıyor salak) Whiplash, dehaya inanmıyor. Çok isteyerek ve çok çalışarak dünyanın en iyi müzisyeni olunabileceğini iddia ediyor. Böyle bir şey de yok. Dehayı duymak istiyorsanız, Billboard chart’larının başlamasından itibaren Amerika’da bir numara olan tüm şarkıları teker teker dinleyin. Sıra “I Wanna Hold Your Hand”e geldiğinde deha var mı yok mu yeniden konuşalım. Thomas Edison, dehanın yüzde biri ilham yüzde doksan dokuzu terdir demiş. Whiplash, yüzde 100’ü ter diyor. Ama o yüzde birin geri kalan yüzde doksan dokuzdan ne kadar daha önemli olduğunun farkında değil.

Virtüözler nasıl virtüöz oluyor, yalnızca ter atarak mı? Elleri kolları kan revan olunca mı? Fiziksel ve psikolojik olarak çökünce mi? Şüphesiz bunlar da önemli ama bakın bir Miles Davis’e. Thelonius Monk’a. John Coltrane’e. Dave Brubeck’e. Muddy Waters’a. Louis Armstrong’a. Hadi davulculardan konuşalım. Gene Krupa’ya. Max Roach’a. Art Blakey’ye. Joe Morello’ya. Hadi jazz davulcularını bıraktım. Charlie Watts’a. John Bonham’a. Ginger Baker’a. Deha var mı, yok mu? Var. Performanslarında hata var mı yok mu? Gırla! Sadece kafayı taktıkları için mi efsane olmuşlar? Evet, sadece çok çalışarak diyorsanız, hemen söyleyeyim: Hayır.

X kuşağının en sonunda doğmuş ve hayatının çoğunu Avrupa’da geçirmiş biri olarak hem bizden önce gelen Baby Boomer’lar ve İkinci Dünya Savaşı’nı kazanan babalarının neslini, hem de bizim “bezmiş”ler ve bizden sonra gelen Y neslini iyi tanıdığımı düşünüyorum. Boomer’lar da gıcık bir nesildi ama Y neslinde şu sorun var: Baby Boomer’ların başarma hırsı onlarda da var (bizim nesil “tarihin bittiği” kafamıza vurula vurula büyüdü; her şeyin sonuna yetiştiğimize inandık biz). Ama bunun için çalışma şevki yok denecek kadar az; bazı şeylerin de genetik olduğunu kabullenme gibi bir anlayışlarıysa hiç yok. Fantezi dünyasında yaşıyorlar. “Şu kıçımı kaldırsam ve çok çalışsam, beni kamçılayacak da bir reisim olsa başımda, işte o zaman dünyada yapamayacağım şey yok.” İşte tam böyle bir neslin filmi Whiplash. Ziyade olsun.

Hazırlayan: ALİ ARIKAN

Dipnot Tablet’in 202. sayısını indirmek için:

TÜRKİYE’NİN EN ÇOK OKUNAN TABLET DERGİSİNİ ÜCRETSİZ OLARAK

iPAD’İNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

 available-on-the-app-store

ANDROİD TABANLI TABLETİNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
Get-it-on-Google-Play