Uzayda Süzülen Tohumlar: Interstellar

Pazartesi, 10 Kasım 2014 10:56

Christopher Nolan’ın yeni filmi Yıldızlararası (Interstellar) bana hayranı olduğum iki farklı sanat eserini hatırlattı. İkisinin de temelinde galaksiler arasında yapılacak bir yolculuğun insan doğasında doğuracağı etkinin olması tabii ki bunda büyük rol oynuyor. Ama ikisi de aslında birer rüya, birer ezgi, birer metafordur. Ve Yıldızlararası da sert bilim-kurgu kabuğunun altında mecazi bir düş hikayesi aslında.

Hazırlayan: Ali Arıkan

Yıldızlararası’yla sadece zihinsel değil duygusal bağ kurduğum eserlerden ilki Arthur C. Clarke’ın 1986’da yayımlanan kitabı Uzak Dünya’nın Şarkıları. Yazarın en iyi romanlarından olmasa da, Clarke hayatının sonuna yaklaşırken verdiği röportajlarda sıkça kendisinin en sevdiği yapıtı olduğundan bahsetmiştir. Hikâye, 39. yüzyılda dünyadan yüzlerce ışık yılı uzaktaki Thalassa adlı denizlerle kaplı bir gezegende geçer (aranızda Xenophon’u okuyanlar bu ismin önemini hemen anlayacaktır). Kitap yazıldığında daha halen çözülmemiş olan nötrino probleminden ötürü (ki artık nedeni anlaşıldı), 36. yüzyılda güneş nova haline gelmiş ve dünyadaki yaşam sona ermiştir. Bu tespiti asırlar önce yapan insanoğlu, soyunu devam ettirebilmek için nispeten dünyaya yakın gezegenlere en önce dondurulmuş insan embriyoları, sonraları da sadece DNA göndererek koloniler kurmuştur. Uzaydaki akıl almaz mesafeleri insan hayatı süresinde aşmayı sağlayabilmek için gerekli muazzam yakıtın dünyada olmamasından dolayı gezegendeki insanların evlerini terk edip uzaklardaki bir gezegene gitmesiyse söz konusu değildir. Ta ki güneşin patlamasından çok az bir süre önce keşfedilen Quantum Motorunu kullanan dev gemi Magellan yapılana kadar. Magellan, Thalassa’ya gemiyi asteroidlerden koruyan buz kalkanına takviye yapmak için geldiğinde Thalassa’lılar çok şaşırır. Çünkü dünya ile irtibatları yüzyıllardır kesiktir. Atalarını bir daha görmenin onlara yaşattığı şok, ikmali yapmak için Thalassa’ya inan mürettebatla kuracakları ilişkiler ve Magellan’ın eninde sonunda gezegeni terk etmek zorunluluğunun vereceği hüznün yanındaysa solda sıfır kalır. Magellan, üç yüz yıl sonra ulaştığı nihai varış yerinde mürettebatını Thalassa’da bıraktıkları ailelerinin mesajları beklemektedir.

İkinci eserse bir pop şarkısı. Queen’in klasik albümü A Night at the Opera’nın nispeten az bilinen ve müzik tarihinin İzafiyet Teorisi’nde Einstein’ın ortaya attığı Zaman Genişlemesiyle ilgili yazılmış belki de tek ağıt. Grubun gitaristliği dışında kafayı astrofizikle de bozmuş (ve 20 yılı aşkın bir süre ara verdiği doktorasını çok yakın bir zamanda tamamlayan) Brian May’e ait olan ’39, gelecekte insanların evreni kolonileştirmek için çıktıkları yolculukları anlatır. Bir kaşif, yeni gezegenleri bulmak için dünyayı terk eder; geri döndüğünde onun için bir dünyadaysa yüz yıl geçmiştir. Geride bıraktığı karısı ölmüş, kızıysa çok yaşlanmıştır. Şarkının sonunda kâşif, kızından merhamet dilenir. “Gözlerinde annenin gözleri, benim için ağlıyorlar.”

Yıldızlararası, aynen Uzak Dünya’nın Şarkıları ve ’39 gibi bilim-kurgu kisvesinin arkasına saklanan dev bir melodram. Leitmotifiyse kayıp (ki bu belki de Nolan’ın tüm filmleri için geçerli). Yitirilen insanlar, zamanlar, hayatlar. Ve akıbeti belli olmayan bir çocuğa, sevgiliye, dünyaya ulaşmak için insanlara bu yitirilmişliğe karşı koyma kabiliyetini veren evrensel güç: sevgi. Bu hislerin Nolan tarafından işlenme yöntemini değil, onların sanatta tezahürünü bile aşırı duygusal, cıvık ve yavan bulabilirsiniz. Ama sanat en temelde manipülasyondan ibarettir. Bu hileli güdümlemeyi iyi yapan sanatçıya şapka çıkarmak seyircinin vazifesidir. Duyguların ekrana inanılır, empati kurulabilir bir şekilde yansıtılmasında şimdiye kadar sorun yaşayan Christopher Nolan, Yıldızlararası’nda fevkalade bir iş başarıyor. Bitmek bilmeyen teknik konuşmalarla dolu; gösterişli, hatta abartılı özel efektlerle bezenmiş; aşkı bile fizik formüllerinde kullanılacak bir fonksiyon olarak yaklaşan ciddi bir film bu. Ama aynı şekilde yönetmenin en duygusal filmi. Inception’da ana karakterin çocuklarına dönmeye çalışması sadece hikâyeyi a noktasından b noktasına ilerleten bir MacGuffin’di. Buradaysa filmin ta kendisi.

interstellar_poster_0Yakın gelecek. Nedeni sadece satır aralarında ima edilen bir dizi felaket sonrası dünya ölüyor. Mısır dışında hiçbir bitki yetişmiyor. Arthur Rothstein ve Dorothea Lange’in 1930’lar Amerikası’nda çektiği fotoğrafları andıran amansız toz fırtınaları sadece uçsuz bucaksız mısır tarlalarını değil insanları da tehdit ediyor. Dünyanın ve insanlığın günleri sayılı.

İki çocuğu ve ölmüş karısının babasıyla birlikte yaşayan eski test pilotu Cooper (Matthew McConaughey) da gönülsüzce çiftçilik yapmak zorunda kalanlardan biri. Büyümüş de küçülmüş kızı Murphy’nin (Mackenzie Foy) odasındaki bir “hayaletin” bıraktığı mesajlarla kendisini NASA’dan geriye kalan gizli bir üste buluyor. Burada eski mentoru Prof. Brand (her Nolan filmindeki rolüyle Michael Caine) ve onun gibi fizikçi kızı Dr. Brand’in (Anne Hathaway) başı çektiği muazzam bir projeyi öğreniyor.

Yarım yüzyıl önce Satürn’ün yakınlarında bir solucan deliği belirmiş. Yapısından dolayı doğal olmadığı ve birileri tarafından oraya konulduğu anlaşılıyor. NASA, uzayın derinliklerine kısa yol görevi yapan bu delikten on kaşif göndermiş. Üçünden haber gelmiş. Profesör Brand, insanlığın yeni yuvası olup olamayacağını test etmek için bu delikten bir ekip göndermek istiyor ve Cooper’ı da bu ekibin başına getiriyor.

Kurtuluş için iki tane plan var. Birincisi donmuş embriyoları kullanarak eğer gezegenlerden biri yaşam için uygunsa orada koloni kurmak. Bu ikinci plan. Birinci plansa dünyada geri kalan tüm insanları bu yeni gezegene dev bir gemiyle götürmek. Fakat bunun olması için de Brand’in merkezinde yerçekimi olan ve bu kadar büyük bir kütlenin dünyayı terk edebilmesini sağlayacak bir formülü bulması şart.

Murphy’nin itirazlarına rağmen Cooper görevi kabul ediyor. Zaman Geneişlemesi’nden dolayı evrenin ücra bir köşesini keşfederken o ve ekip arkadaşları (Dr. Brand, Wes Bentley’nin oynadığı Dr. Doyle ve Dr. Romilly rolünde harika bir iş çıkaran David Gyasi) için zaman dünyadakinden çok daha yavaş ilerleyecek. Ve teoride geri döndüğünde Murphy ile aynı yaşta olacak. Ama teoride.

Yanlarında çokbilmiş ve alaycı robotları TARS ile birlikte bu bilinmeyene doğru yol alırken dünyadaki yakınlara onlara uzaktan, zamanın ötesinden mesajlar gönderiyor. Murphy büyüyüp Jessica Chastain’e dönüştüğündeyse hem evrenin bir köşesinde Cooper ve ekibinin maceralarını hem de Murphy’nin yerçekimi formülünü bulma çalışmalarını izliyoruz.

Bu zaman süresinde insanlar ölüyor. Zaman geçiyor. Geri dönmeyecek, bir daha hiç yaşanmayacak anılar kum saatinin kumları gibi akıp gidiyorlar. Kardeşi Jonathan’la yazdığı filmin senaryosunda Christopher Nolan hem entelektüel hem de duygusal anlamda insanlığı uygarlığımızın ilk zamanlarından beri meşgul etmiş sorulara cevap arıyor. Ebeveynler ve çocukların arasındaki mistik bağ, zamana karşı gelerek oluşturdukları çember, hem fizik kurallarıyla hem de bilim kurgunun temel taşlarından olan Büyükbaba Paradoksuyla aynı düzeyde işleniyor. Ortaya çıkan müthiş iddialı, muazzam, zarif bir başyapıt.

Yıldızlararası’nın başarısındaki en büyük pay, filmin dürüst, açık sözlü hatta lafını esirgemeyen duygusallığı. Cooper’ın, dünyaya göre zamanın çok yavaş geçtiği bir gezegenden geri döndüğünde çocuklarından gelen mesajları hıçkırarak, adeta göz yaşlarını haykırarak izlediği sahne filmin en can alıcılarından. Harikulade bir performans sergileyen McConaughey’nin bir tane bile yanlış seçim yapmıyor. Hislerinin ona hükmetmesine izin veriyor. Burada Vito Corleone’un oğlu Michael’la bahçesinde yaptığı son konuşmadaki o can alıcı sohbeti hatırlıyoruz. “Yeterli zaman hiç yoktu.” “Daha var, babacım. Daha var.”

Bir ara karakterlerden biri “ebeveynler, çocuklarında bir anı olarak kalmak için yaratılmışlardır” diyor. Film bu ailevi bağı, genetik, Darwinsel boyutunun da ilerisinde, evreni var eden fizik kurallarına karşı koyabilecek bir güç olarak sunuyor. Christopher Nolan’ın “evrendeki her şey bir tarafa, insanın çocukları bir tarafa” mesajı gök gürültüsü inceliğinde bir aforizma. Bunu kabul ediyorum. Ama böyle bir tezi de fısıldayarak ima etmek de saçma olurdu.

Christopher Nolan, filminde sadece bu hislere tercüman olmuyor. Aynı şekilde bilim kurgu sineması tarihine de pek çok gönderme yapıyor. Stanley Kubrick ve 2001’e olan paralellikler yüzeyde bariz. Ama o filme göre duygusallığın çok daha öne çıktığı bir film var karşımızda. Fritz Lang’ın Metropolis ve Ay’daki Kadın filmleriyle olan bağıysa çok daha belirgin. Zaten sinema tarihinde de Gazap Üzümleri gibi başlayıp uzayın derinliklerinde bitecek ama temelinde insanı insan yapan duyguları bulunduran başka film yok. (Bilim kurgu edebiyatına da göndermelerle dolu film; Clarke’ın Rama’yla Randevusu’ndan tutun Haldeman’ın Sonsuzluk Savaşı’nda kadar)

Teknik olarak Interstellar, tabiri caizse, bir yıldızlar geçidi. Özel efektler muazzam bir kapsama sahip olsa da hiçbir zaman insanı filmden çıkartmıyor. Uçsuz bucaksız boşluklarda geçen bir film olmasına rağmen bazı sahnelerde bir belgesel izliyormuşuz gibi bir his yaratıyor. Hoyte Van Hoytema’nın kamerası sadece IMAX kameralarla çekilmiş uzak planlarda değil, karakterlerin gözyaşlarının şelale gibi aktığı yakın çekimlerde de süper. Hans Zimmer’ın müziği belki de kariyerinin en iyi eseri. Bach, Basil Poledouris ve Fatboy Slim’in bir karışımı olan ana tema inanılmaz güzellikte.

Yıldızlararası, her anlamda dev bir film olmasına rağmen özünde hepimizi meşgul eden temel sorulara cevap arıyor. Neden buradayız? Kader diye bir şey var mı? Yoksa kendi kaderimizin efendisi miyiz biz? Hayatın anlamına çaresizlik yolundan mı ulaşırız? Yoksa her şeye rağmen umudumuzu korumalı mıyız? Filmden geriye kalan, güzel bir rüyadan uyandığımızda olduğu gibi görseller veya hikaye değil, yaşattığı hisler. Yıldızlararası, Christopher Nolan’ın en insancıl, en duygusal, en umut dolu eseri. Ve sadece yönetmenin değil yılın da en iyi filmi.

TÜRKİYE’NİN EN ÇOK OKUNAN TABLET DERGİSİNİ ÜCRETSİZ OLARAK

iPAD’İNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

 available-on-the-app-store

ANDROİD TABANLI TABLETİNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
Get-it-on-Google-Play