Türkiye’nin AB Üyeliği İçin Hala Umut Var Mı?

Salı, 16 Aralık 2014 11:12

Türkiye’nin Avrupa Birliği yolculuğu dönem dönem yükselen ama hep hayatımızda olan bir süreç. 1987 yılında tam üyelik için başvurulan AB macerası, 2005 yılında müzakerelerin başlaması ile ivme kazandı. Son yıllarda ise Avrupa Birliği süreci siyasi anlamda duraklama dönemine girdi. Peki, son durum ne? Avrupa Birliği Türkiye’nin son yıllarda içinde bulunduğu durumu nasıl değerlendiriyor? Uzun yıllardır Brüksel’de yaşayan ve Türkiye’nin bu yolculuğunu yakından takip eden gazeteci Sertaç Aktan’ın, ‘Türkiye’nin AB Üyeliği İçin Umut Var mı?’ kitabı Tekin Yayınevi’nden çıktı. Biz de Sertaç Aktan ile kitabından yola çıkarak AB üyeliğini elde etmenin somut formülünü, serbest dolaşım hakkını ve bundan sonraki dönemde bizleri nelerin beklediğini Dipnot Tablet için konuştuk.

Röportaj: RABİA ÇELİK 

Öncelikle Avrupa’nın AB olmadan önceki haline bakarsak, Avrupa kendi Batılaşmasını nasıl başardı?

Bu çok önemli bir hikaye. Batılı değerlerin bugün hukukta, temel haklarda, eğitimde…vs. ‘evrensel’ değerler olarak dünyada kabul görmesinin altında bu hikaye yatıyor. Bu hikayede Avrupa’nın coğrafi özelliklerinden siyasi bölünmüşlüğüne, ekonomik yapılanmasından kriz yönetimine pek çok şey belirleyici rol oynadı. Özel zaman ve ortamların oluşturduğu çok özel insanları bir kenara koyarsak diyebiliriz ki; bizim ‘batılılaşma’ dediğimiz gelişmeler Avrupa’nın zaten kaderiydi.

Batılılaşma, çağdaşlaşma ve ilerleme konusunda bizim Avrupalılarla paylaştığımız nokta ise bunun çoğunlukla bir takım krizler ve çıkmazlarla oluşmuş olması. Krizlerin hep Avrupa’nın itici/dönüştürücü motoru olduğunu gözlemliyoruz. Avrupa kendi krizlerinden tarih boyunca orta ve uzun vadede doğru dersleri çıkarmış. Biz de çoğu zaman kendi Batılılaşmamızı kendi krizlerimizin doğurduğu zorunluluklarla gerçekleştirdik. Her kim ne zaman bu işi ‘gönüllü’ olarak yapmış ise, işte o zaman o taraf ilerleme konusunda müthiş bir ivme kazanmış ve aradaki farkı açmış. Özetlemek gerekirse Avrupa ile aramızdaki bugünkü farkı yaratan temel unsur; Avrupalıların ‘Batılılaşma’ denen şeyi bizden çok daha fazla kereler ‘gönüllü’ şekilde yapmış olması.

Kitabın bir bölümünde Avrupa’yı AB yapan temel olgulardan biri olarak Rönesans’ı gösteriyorsunuz. Bunun AB olma yolundaki etkisi tam olarak nedir?

İnsanlar çoğu zaman sanatın etkisini küçümser. Resimle heykelle dünya nasıl değişir, sistemler nasıl evrilir anlamak zor gelir. Rönesans sanatının diğer alanları etkilemesi ve sanatın bugünkü Avrupa’yı şekillendirmesi, bazı görsel sanat kollarına mesafeli yaklaşan ve hatta onları dışlayan Doğu ve Ortadoğu toplumları için epey ibretliktir.

Rönesans öncesi ve sırasında Avrupa’ya bakarsak hep hastalık, kıtlık, savaşlar, zalimane yönetimler var. Yaşanan acılar ve hayatın gerçekleri insan ruhunu olgunlaştırır ve insanı hayata karşı daha gerçekçi yapar. Geçirilen bu olgunluk devresi, insanların kendilerini ifade etme şeklinde hayat bulur. Rönesans döneminde bütün sanatlarda realizm ve natüralizmin üstün geldiğini görürsünüz. Yani dış dünyanın gerçek ve doğal şekillerinin, olabildiğince aslına sadık şekilde betimlenmesi. Bu aşamada “sanatçı” artık son derece dikkatli bir “gözlemci” haline gelir. Dış dünyanın tam ve doğru resmedilebilmesi, heykelse şekillendirilebilmesi ve romansa anlatılabilmesi için bilimsel gözlemler zorunludur. Örneğin insan anatomisi bir tıp uzmanı gibi incelenmeli, kasların işleyişi bilinmelidir. Ruh halinin doğru yansıtılması için psikoloji ve eserde anlatılan olayın doğru aktarılabilmesi için tarih, doğru anlaşılabilmesi için sosyoloji, resmin daha zengin görünmesi için coğrafya bilgileri edinilmelidir. Eşyalar belirli bir bakış noktasına göre doğal olarak, göze göründüğü gibi küçülmeli yani “perspektif” kazanmalıdır. Perspective raccourci bilgisi ise tamamen matematik bilgisini gerekli kılar.

Screen Shot 2014-12-16 at 11.10.53İşte bunlar hep sanatın ve dolayısıyla Avrupa’nın üçüncü boyuta geçmesini sağladı. Avrupa’da Giotto di Bondone’den Leonardo Da Vinci’ye, Michelangelo’dan Boticelli’ye çok sayıda önemli isim, bireysel başarıların takdir ve hayranlık kazandığı yepyeni bir çağın habercileriydi. Dönemin sanatçıları, bireyleri ve manzaraları en gerçekçi şekilde betimlerken kendi öznelliklerini yansıtmanın yolunu, bilimsel gözlemlerinin gücünde buldular. Sanatçılar kendilerine has eserleri yaratmak kaygısı ile hareket edip, ortaçağ sanatkarının aksine, eserini ortak bir anıt veya hatıraya mal etmek yerine onu imzalayarak ona damga vurmayı seçti.

Bu kadar güçlü bir olgunun siyasi ve ekonomik sonuçlarının olmaması zaten düşünülemez. Şöhret haline gelen ve her davette boy gösteren rönesans sanatçılarıyla dostluklar kuran siyasiler ve iş adamaları onlardan hep etkilenmiştir. Örneğin döneminin siyaset ve politikadaki gerçekçiliği, kendisini en haşmetli şekilde Floransalı tarihçi, politikacı, diplomat, düşünür ve yazar Machievelli’de gösteriyor. Onun yazdıkları ve fikirleri bugün hȃlȃ iç ve dış siyaset oyununun göz ardı edilemez kurallarını belirlemekte. Oyunun kurallarını kim daha hızlı çözer ve uygularsa oyunu da o kazanır…

İşte bu bireycilik ve gerçekçilik önce Avrupa’nın devletler arenasındaki köklü değişimini sağladı ardından da o dönem için Avrupa’nın dünyadaki üstünlüğünü garantiledi. Sanatçı herkesten farklı düşünebilen, aynı şeyi herkesten farklı görebilen ve anlatabilendir. Öncüdür ve bir toplumun en kıymetli parçasıdır. Sanatçılar ve sanat biterse her şey domino taşı gibi yıkılır.

Avrupa’yı AB birlikteliği devam ettikçe daha da güçlenecek bir kıta olarak nitelendiriyor ve dışında kalmak istemeyeceğimiz bir güç olduğunu söylüyorsunuz. Neden AB’ye girmeliyiz?

Şimdilerde AB’yi yok edecekmiş gibi görünen siyasi ve ekonomik krizler tarihin her döneminde olduğu gibi yine dönemseldir ve Avrupalılar her zaman olduğu gibi bu krizlerden de derslerini alarak sadece ve sadece daha entegre ve daha hazırlıklı olarak çıkacaklar. Kitabımda bunu, özellikle 2008 ekonomik kriziyle girilen döneme ilişkin olarak, örnekleriyle ortaya koyuyorum. Nasıl derler; ‘Öldürmeyen şeyler güçlendirir’. AB durmayan ve duramayacak olan bir tren… Trenin bugünkü krizlerle yavaşlamış olması aslen bizim için sadece bir fırsat. Çünkü trene binilecekse akıl ve mantık ona en yavaşlamış olduğu anda binmemiz gerektiğini söyler. Aksi halde sonuçları bizim için o kadar iyi olmaz.

AB’ye girmeliyiz çünkü işin ucunda bizi ilgilendiren çok ciddi karar mekanizmaları var. Bu karar masalarında oturmadığımız her gün dünyadaki ve kendi içimizdeki meselelere ilişkin etki ve güç kaybı yaşıyoruz. ABD ile AB arasındaki Serbest Ticaret Anlaşması görüşmelerine dahil olamamak bunlara sadece bir örnek…

Peki, Türkiye’nin AB üyeliği için hala umut var mı?

Bu, uğruna kitap yazmayı gerektirecek bir soru olmasa inanın derhal cevabını burada verirdim ancak bu sorunun cevabını tüm yönleriyle doğru algılamak çok önemli. Neden önemli? Çünkü bu soruya benim verdiğim net cevabı ve nedenlerini içselleştirdiğiniz takdirde eğer varsa bir umut, o, dramatik şekilde gerçeğe dönüşebilir. Bu kitap bunun olabilmesi için sosyal bir deney aynı zamanda. İnanıyorum ki; yeteri kadar insana mesajım ulaşırsa, kitapta son derece somut olarak belirlediğim 5 aşamalı siyasi ve toplumsal strateji hayata geçirilebilir ve şu an için imkansıza yakın görünen birçok şeyi başarabiliriz. İşte o zaman Türkiye için bambaşka bir çağ açılır.

B34Y4XsCEAAz4yPEğer üyeliği alamazsak bizi neler bekliyor?

Bu sorunun cevabını bugünkü siyasi atmosfere bakarak rahatlıkla öngörebilirsiniz. Şu son birkaç yılda ülkede neler yaşıyorsak yine benzeri ve çok daha kötü haller Türkiye’yi bekliyor. Kutuplaşmanın, yozlaşmanın ve otokratlaşmanın her zaman daha kötüsü mevcuttur, buna şüpheniz olmasın. AB hedefinden ayrıldığımız, kriterleri uygulamadığımız, reformları beklettiğimiz her gün Türkiye daha boğucu ve gerilimli bir yer halini alacak.

Bilinmesini isterim ki; AB üyeliğinin kendisi kadar gidilecek yol da önemlidir ve hatta daha da önemlidir. Okur ve araştırırsak bu önemi anlarız, bu önemi anlarsak bu hedefi talep ederiz, bu hedefi talep edersek siyasiler üzerinde baskı kurarız ve bu baskı kurulursa ancak somut bazı stratejilerle ilerleyebiliriz. Tek başına Türkiye’nin tüm kriterleri yerine getirmesi veya tüm meseleleri çözmesi yetmez. Çünkü Türkiye ağzıyla kuş tutsa bu üyeliği istemeyenler var, daha ötesi halk referandumları var… Dolayısıyla daha zekice ve daha gerçekçi bir strateji şart.

Röportajın devamı için:

Dipnot Tablet’in 195. sayısını indirmek için:
TÜRKİYE’NİN EN ÇOK OKUNAN TABLET DERGİSİNİ ÜCRETSİZ OLARAK

iPAD’İNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

 available-on-the-app-store

ANDROİD TABANLI TABLETİNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
Get-it-on-Google-Play