“Türkiye’de kadınların seçme şansı hala var” ‘Allah’ın Kadınları’nın yaratıcısı Dipnot’a konuştu

Pazar, 19 Mayıs 2013 13:04

[wzslider autoplay="true" transition="'slide'"]

Onu “Allah’ın Kadınları” isimli fotoğraf dizisinden ve ‘Kadın Yönetmenler’ arasındaki ayrıcalıklı yerinden tanıyorum. Nasıl biri olduğunu o yüzden çok merak ediyordum. Dünyanın bence çağdaş sanatta en takip edilmesi gereken sanatçılarından biri. Kadın bedeni onun çalışma ve ilgi alanı. O yüzden sadece benim hegomonyamda olan belki de tek varlık olan bedenime, Shirin Neshat’la buluşmaya gitmeden önce her zamankinden biraz daha fazla özen gösterdim. Hatta o kadar heyecanlıydım ki kendisi de İranlı olan arkadaşım Mehdi’yi aradım ve Shirin’le buluşacağımı söyledim. Tabi doğal olarak çok kıskandı. Ona hazırladığım soruları okudum ve içinde geçen isimlerin nasıl okunduğunu sordum. Tahmineh Milani’nin, Samira Makhmalbaf’ın, Marjane Satrapi’nin isimlerini bin bir güçlükle söylemeye çalıştım. Galiba başarılı oldum da.

Heyecanım onu görünce yerini sıcak bir sohbete bıraktı. Sadece el sıkışırız diye tahmin ediyordum ama sarıldık. Birbirini yıllardır tanıyan iki kadının yıllar sonra buluşması gibiydi benim için. İnanılmaz etkileyici bir kadın. Herkesin “Ben büyüyünce bu kadın gibi olmak istiyorum” diyebileceği cinsten.

Yıllardır Amerika’da yaşamasına rağmen doğu kadınına özgü bir duruşu var. Dingin ama bir o kadar da mücadeleci. Hayatta toplum için bir şeyler yaptığının da farkında.

Yine fark yarattığı bir çalışması The Book of Kings serisine ait “Mourners” çalışması için ta New York’lardan gelen Shirin insanları matemleri içinde ışıldarken gösteriyor. Mollalara, Kaddafi’ye, Tunus’un Ben Ali’sine veya Mısır’ın Mübarek’ine karşı isyanın şehitlerine bir saygı duruşu olan bir sergi hazırlamış. 15 Haziran’a kadar Dirimart Gallery’de devam edecek olan sergide özgürlük ve demokrasi vaatlerine ulaşamamış olan bireylerin portreleri yer alıyor.

Ta New York’tan kalkıp gelen Shirin’e kadın bedeninin maruz kaldığı hegomanyayı, onu bu kadar popüler yapan şeyin ne olduğunu, İranlı kadınların baskı altında olmalarına rağmen çok iyi işler çıkarmalarını, “Allah’ın Kadınları” isimli fotoğraf dizisinin tüm dünyada neden ilgi çektiğini sordum. İşte cevapları…

Batı-dışı toplumdan gelen bir sanatçı olmanıza rağmen sizi bu kadar popüler yapan nedir?

O kadar ünlü müyüm bilmiyorum ama artık evrensel bir dil var. Batı-doğu kavramlarının ötesinde herkes için konuşan bir dil. Belki beni popüler yapan şey o dili yakalamamdır.

İran’dan Amerika’ya okumak için gidiyorsunuz. O dönemde kendinizi batı okulunda gerçekten kötü bir ressam ve kötü bir İranlı sanatçı olarak görüyorsunuz. Hatta hiçbir şeye katkıda bulunmadığınızı hissediyorsunuz. Bu “hiçbir işe yaramama” düşüncenizi nasıl kırdınız?

Çocukluğumdan beri sanatçı olmak gibi romantik bir hayalim vardı. Ama daha sonra Amerika’ya gittiğim zaman İslam Devrimi gerçekleşti. Daha sonra Irak Savaşı. Ben o dönemde kötü günlerden geçtim ve hiçbir zaman sanatçı olamayacağımı sandım ve sanattan giderek uzaklaştım. Çünkü o kadar kötü bir dönemden geçiyordum ki sanat ile uğraşmak kendimi iyi hissettirmiyordu.

Ben sanat yeteneğinin doğuştan geldiğine inanmıyorum. Ben sanatçı insanın, yaşadıklarından dolayı bu işte başarılı olacağına inanlardanım. 1982 yılında mezun oldum. Öğrenime başladığım on sene içinde hiçbir şey öğrenmedim. Çünkü benim için ifade edebileceğim şeylerin oluşması gerekiyordu. O dönemde acilen insanlara söylemek istediğim bir şey yoktu. Ama daha sonra 1990′da İran’a gittiğim zaman orada gördüğüm değişimden çok etkilendim ve 1993′ten itibaren bir şeyler üretmeye başladım.

“Allah’ın Kadınları” isimli fotoğraf diziniz “Bilinmesi Gereken Çağdaş Eserler” arasında gösteriliyor. Sizce bu fotoğraf dizisi neden bu kadar önemliydi?

Oradaki görseller korkutucuydu, etkileyiciydi ve çok güzeldi. Korku gibi rahatsız edici unsurlar bir şekilde erotizme de ilişkilendirildi. Bu kavramlar çok bir araya gelmeyen kavramlardır. Hem bu sebeple hem de batı-dışı olmasından dolayı bu kadar önemli sayılabilir. Çünkü oradaki görseller biraz batı toplumunun korktuğu kavramlar; terör, silahlar ve müslüman ülkelerdeki o yapı. Korktukları o kareler insanları bir şekilde etkiledi.

Eserleriniz ve siz daha çok batıda mı ilgi çekiyorsunuz? İran’da ne kadar ünlüsünüz?

Ben uzun metraj film çekene kadar fotoğraf ve videolu çalışmalarım vardı. Açıkçası bunları İran’daki sanat çevreleri biliyordu ama halk farkında değildi. 2009′da çektiğim Women Without Men adlı filmim o kadar ünlü olunca İran’da da bir şekilde duyuldu. Tabi İran’da bu filmim DVD olarak basılmadı. Korsan olarak dağıtıldı. Bu sebeple artık sadece fotoğrafçı olmaktan çıkıp biraz daha sanatçı, yönetmen gibi insanların iletişim kurabileceği bir insan haline geldim.

Sanatınızdaki başlıca problem; kadın ve kadın bedeninin maruz kaldığı hegomanya mücadelesi. Doğulu kadınların özellikle İranlı kadınların bu mücadelesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Doğu diye genellemek pek mümkün olmuyor. Hepimiz Müslüman ülkeyiz ama İran’daki kadının konumu ile Türkiye’deki kadının konumu çok farklı. Benim sanatım sadece İranlı kadınların konumu ile ilgili.

İran diktatörlükle yönetildiği için oradaki kadınların seçme şansı yok ama bu şans Türkiye’de hala var. Çok baskı altında oldukları için İranlı kadınlar ile ilgileniyorum. Bu kadar baskının altında olmalarına rağmen hala ayakta olabilmelerini, böyle bir ortamda kahraman gibi davranmalarını göstermeye çalışıyorum.

Kadınların çok baskı altında kalmasına rağmen İran’da çok iyi kadın yönetmenler var: Tahmineh Milani, Samira Makhmalbaf, Marjane Satrapi gibi. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Bu aslında garip bir ironi. Ben bunu eğitime bağlıyorum. İran’da eğitim gören kadınların sayısı erkeklerden çok daha fazla. Baskının altında çok zeki, çalışkan ve yaratıcı olmaları onları başarılı kılıyor.

Türkiye’de takip ettiğiniz sanatçılar var mı? Kimler?

Kutlu Ataman, Fatih Akın ve Yeşim Ustaoğlu

Çağla Gillis