Tüm Şehirlerin En İspanyolu ‘Madrid’

Çarşamba, 8 Temmuz 2015 11:17

Sıcak mı sıcak bir Haziran günü Madrid’in popüler meydanlarından Puerta Del Sol’deyim. Biz İstanbul’da yağmurla didişirken, buraya yaz gelmiş, yerleşmiş bile… Meydanda bulduğum bol gölgeli bir köşede kahvemi içip, hem gelen geçeni seyrediyor hem de günlerdir yürümekten yorgun bacaklarımı dinlendiriyorum. Madrid kadınları, ellerinde sigaraları, üstlerinde kısacık etekleri ya da şortları, cesurca, adeta meydan okurcasına yürüyorlar. Bu nedenle olsa gerek geldiğimden beri kendimi Pedro Almadovar’ın filmlerindeymişim gibi hissediyorum. Almodovar’ın Madrid’inde Almodovar’ın kadınları yanıbaşımda… Onları izliyorum merakla, oysa onlar beni fark etmeden geçip gidiyorlar.

Madrid’i tek cümleyle tanımlasam, “Sokakları meydanlara açılan şehir” derdim. Örneğin; Puerta Del Sol’e çoğu trafiğe kapalı tam on sokak açılıyor. Günün her saati kalabalık olan bu meydanın, 1808’de Napolyon’un işgalci askerleri ile Madridliler arasında kanlı bir savaşa sahne olduğuna inanmak güç. Bu çatışma, ünlü İspanyol ressam Goya tarafından resimlenmiş ve Prado Müzesinde yer alıyor. Bir köşesine oturup gelen geçene bakınca bir süre sonra insanın hafiften başı dönüyor. İstanbul çocuğu olmanın faydaları,  hemen alışıveriyorum. Yine Puerta Del Sol’deki ağaca tırmanan minik ayı heykeli çok sevimli. Bu ayıcık aynı zamanda Madrid’in de sembolüymüş. Bunun sebebinin ise 1200’lerden önce buraların orman olması ve çok sayıda ayının yaşaması olduğu söyleniyor.

Evet, Madrid’de girdiğiniz sokağın sonunda, ansızın karşınıza çıkan meydanlar hoş birer sürpriz… Bunun bir diğer güzel örneği Santa Ana meydanı. Yürürken, buraya yaklaştıkça artan tatlı bir uğultu yükseliyor. Bunun sebebini meydanı görünce anlıyorsunuz. Yanyana dizilmiş birahanelerin (cerveceria) sokaktaki masalarının hemen hepsi dolu. Herkes sereserpe yayılmış sohbet ediyor. Hemen bir yere oturup kalabalığın arasına karışası geliyor insanın. Hangisine oturayım diye merak edenler için bir not, bu birahanelerden Cerveria Alemana bir zamanlar Ernest Hemingway’in favorisiymiş. Burada bir mola vermeli… Meydana karşı oturup ünlü şair Federico García Lorca’nın büstü ile fotoğraf çektiren turistlere bakınırken buz gibi bir İspanyol birası (Mahou olabilir) ya da cava içmeli.  Minik bir not; ünlü İspanyol yazar Cervantes de yaşamının son birkaç yılı Santa Ana bölgesinde yaşamış.

download 2Madrid’deki bir diğer önemli meydan ise 1619 yılında yapılan Plaza Mayor. Barok stilinde yapılmış birbirine bitişik 136 evin tamamen çevrelediği bir dikdörtgen düşünün. Burada, bu evlerin balkonlarından binlerce kişinin izlediği gösteriler, boğa güreşleri ve festivaller gibi aktiviteler yapılmış, halen de yapılıyor. Pazar günleri ise pul ve eski para koleksiyonlarının satıldığı tezgahlar kuruluyor.

Pazar günü demişken unutmadan söylemeli, Madrid’de Pazar günleri meraklıysanız kaçırmamanız gereken bir bit pazarı var. El Rastro adlı bu pazar Ribero de Curtidores ve çevresindeki caddelerde kuruluyor. Burada, antikacıları, dericileri, İspanyol şallarını, takıları, kitap ve CD’ler gibi pek çok değişik şey bulmak mümkün. Aman yan kesicilere dikkat!

Ah şu Tapasl’ar…Madrid’i anlatıp da Tapas’lardan söz etmemek olmaz. Ufak porsiyonlar halinde gelen bu atıştırmalık yemekler (İspanyol usulü meze de diyebiliriz) çok leziz… En popüler olanları tortilla (patates ve soğanlı İspanyol omleti), domuz jambonu çeşitleri (örneğin pata negra), deniz ürünleri, hatta ufak paella (özellikle deniz mahsülleriyle yapılan bir tür pilav) tabakları, yeşil zeytin, çeşitli peynirler (Manchego) ve kızartma biberler. Tapas’ların sıcak ya da soğuk pek çok türü olabiliyor. Bazı Madridlilerin tercihi tek bir restoranda akşam yemeği yerine değişik barlarda dolaşıp farklı Tapas’lar atıştırarak “tapa-hopping” yapmak.

Tapas’ın nerden geldiğine ilişkin çeşitli rivayetlerden biri enteresan: 13. yüzyılda İspanyol kralı hastalanarak yatağa düşüyor. Doktoru öğünler arasında birkaç yudum şarap ile ufak porsiyonlarda azar azar yemek yemesini öğütlüyor. Bu tedavi ile kral iyileşiyor. Bunun üzerine, tüm tavernalarda şarabın yanına ufak bir porsiyon yemek getirilmesini zorunlu kılan bir kanun çıkarılıyor. Eski alışkanlık devam ettiğinden olsa gerek, bugün de bazı bar ya da kafelerde içkinin refakatçisi olarak siz istemeden Tapas’ları getiriveriyorlar.

plazamayorSöz yemekten açılmışken La Latina bölgesi olarak adlandırılan Cava Baja’da yan yana dizilmiş güzel restoranlar ve Tapas barları var. Bunlardan Casa Lucio’da yer bulmayı başarabilirseniz tipik İspanyol mutfağından örnekleri tadabilirsiniz.  Bir diğer geleneksel restoran ise Plaza Major yakınlarında Cuchilleros’ta yer alan, Madrid’in en eski restoranı olarak adlandırılan Botin. Daha modern restoranlardan Tomate, Lua, Antojo veya La Gabinoteca ilginizi çekebilir.  Ufak bir hatırlatma, İspanyollar dokuz buçuktan önce akşam yemeğine gitmiyorlar.

Sanatseverler Madrid müzelerinden özellikle Prado, Museo Thyssen ve Museo Reina Sofia’ya  gitmeli. Prado’da Velazquez’in Las Meninas, Rubens’in Garden of Love, The Three Graces ve Goya’nın The Nude Maja’sı başta olmak üzere pek çok şaheser sizi büyüleyecektir.  Museo Reina Sofia’da Picasso’nun Guernica’sını ve Salvador Dali’nin El Gran Masturbador’ununda olduğu pek çok tablo görebilirsiniz.

Hazırlayan: ZEYNEP NEFESOĞLU GÜLDER

Yazının devamı ve Dipnot Tablet’in 224. sayısını indirmek için:

TÜRKİYE’NİN EN ÇOK OKUNAN TABLET DERGİSİNİ ÜCRETSİZ OLARAK

iPAD’İNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

 available-on-the-app-store

ANDROİD TABANLI TABLETİNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
Get-it-on-Google-Play