THE NEWSROOM: HABERİN VAR MI TAŞ KAFA? Ali Arıkan yazdı!

Cumartesi, 15 Eylül 2012 12:31

“We’re gonna lose some of these battles, and we might even lose the White House, but we’re not gonna be threatened by issues, we’re gonna put ‘em front and center. We’re gonna raise the level of public debate in this country and let that be our legacy.”

“Bu muharebelerden bazılarını kaybedeceğiz. Hatta Beyaz Saray bile elimizden çıkabilir. Ama artık ülke meselelerinden çekinmeyeceğiz, en büyük önceliklerimiz olacaklar. Bu ülkedeki kamuoyu tartışmalarının seviyesini yükselteceğiz ve işte bizim mirasımız da o olacak.”

¦ Leo McGarry (John Spencer), “Let Bartlet Be Bartlet,” The West Wing (2000)
“You’re gonna lose, and you’re gonna lose huge, they’re gonna be throwing rocks at you next week, and I wanna be standing next to you when they do.”

“Seçimi kaybedeceksin; seçimi muazzam bir farkla kaybedeceksin; bütün hafta boyunca seni taşa tutacaklar ve bunu yaparlarken de senin yanında olmak istiyorum.”

¦ Toby Ziegler (Richard Schiff), “Red Haven’s On Fire,” The West Wing (2003)

- “I’m just sayin’ if you were in an accident, I wouldn’t stop for a beer.”

- “If you were in an accident, I wouldn’t stop for red lights.”

- “Hayır, benim demek istediğim, sen bir kaza geçirseydin, sana gelmeden bir bira içmek için durmazdım.”

- “Sen bir kaza geçirseydin, ben kırmızı ışıklarda durmazdım.”

¦ Josh Lyman (Bradley Whitford) ve Donna Moss (Janel Moloney), “17 People,”

The West Wing (2001)
Aaron Sorkin’in yeni dizisi The Newsroom 16 Eylül’de CNBC-e’de Türk izleyicisiyle buluşuyor. Daha önce ülkemizde de gösterilen Sports Night (1998-2000), The West Wing (1999-2006) ve Studio 60 on the Sunset Strip’ten (2006-2007) sonra Oscar, Emmy ve Altın Küre ödüllü yazarın dördüncü dizisinin ilk sezonu Amerika’da birkaç hafta önce sona erdi. Ratingleri vasat, aldığı eleştirilerse vasatın altında olmasına rağmen, gösterildiği kanal olan HBO, The Newsroom’un ikinci sezonuna Haziran 2013’te yayınlanması için yeşil ışık yaktı. İlk sezonun tamamını izlemiş büyük bir Sorkin hayranı olacak diyeceğim şu: eğer Aaron Sorkin The West Wing’deki başarısını yeniden yakalamak istiyorsa, yapması gereken çok ama çok şey var.

Baştan belirteyim; NBC tarafından dördüncü sezonunun sonunda işine son verilene kadar Aaron Sorkin’in başyazarlığını yaptığı The West Wing’e bayılırım. Demokrat Partili ABD Başkanı Jed Bartlet’in Beyaz Saray’ında geçen dizi, yüzeyde siyasi bir drama gibi görülse de, aslında bir işyeri dramedisidir. Sorkin, protestan çalışma etiği, görev ahlakı ve iş yerinde yaratılan suni aile kavramlarına çok önem verir. Dizinin herhangi bir bölümünde, kongreden geçmesi gereken çok önemli bir kanunla ilgili tartışmalar kadar, iki karakterin kişisel ve biraz da sitcomvari atışmaları aynı oranda yer tutar.

Bu yazının başında kullandığım üç epigraf aslında hem özelde The West Wing’in ana temalarını hem de genel anlamda Aaron Sorkin’in nevi şahsına münhasır takıntılarını gayet güzelce gözler önüne seriyor. Zaten bunları tam olarak anlarsak, The Newsroom’la ilgili daha sağlıklı bir yorum getirebiliriz. Nedir bu temalar? Birincisi, Soğuk Savaş (bunu takiben de 11 Eylül) sonrası tartışma düzeyi yerlerde sürünen Amerikan kamuoyuna kendisine gelmesini, ciddi konuları konuşmasını, ilim ve irfan düzeyini yükseltmesini salık veren bir didaktiklik. İkincisi, arkadaşlar ve meslektaşlara karşı olması gereken bir bağlılık, savunma ve sadakat duygusu. Üçüncüsüyse, hakiki ve saf aşkın alevinin – ki bu romantik aşk da olabilir, ideallere olan aşk da – hayata geçmesi çok uzun sürse de hiçbir zaman sönmeyeceği.

Bunlar objektif ve her şeyin eşit olduğu teorik bir dünyada saygı duyulacak vasıflar olsa da, Sorkin’in dizilerinde gerçekleşme süreçleri ve bunlara istinaden ortaya çıkanlar, özellikle yazarın son iki dizisinde amaç ve sonuç arasında dağlar kadar mesafe yarattı. Daha basit söylemek gerekirse, hem Studio 60 on the Sunset Strip’te hem de şimdi The Newsroom’da, Sorkin’in yapmak istediğiyle yaptığı birbirine zıt. Bu sorun bazen The West Wing’de de kendini gösterirdi ama o ve yazarın ilk TV dizisi Sports Night’ta Sorkin’e (Sezar’a ölümlü olduğunu hatırlatan köle misali) sakin olmasını söyleyen ortağı Thomas Schlamme veya yapımcısı John Welles gibi insanlar tavsiye ve bazen talimat verirdi. The Newsroom’un yapımı sırasında Aaron Sorkin’in dizginlerini elinde tutacak kimse olmadığı için de ortaya yazarın kompleks ve fetişlerini tatmin ettiği bir nevi mastürbasyon töreni çıktı.

Aaron Sorkin’in biraz evvel bahsettiğim üç ana temasına bu ışık altında baktığımızda, sorunlar da çok daha bariz bir şekilde ortaya çıkıyor. The Newroom’da, Sorkin’in didaktikliği öğretici veya göz açıcı olmaktan çok gösterişli bir ciddiyet ve kendini beğenmişlik sunuyor. Snobluktan da öte bu. Genel olarak aynı siyasi fikirleri savunduğum Sorkin’in bana avaz avaz neyi, nasıl düşünmem gerektiğini bağırarak, ders verir gibi anlatması bana acayip antipatik geliyor. Türkiye Cumhuriyeti devletine patolojik alerjisi olan İstanbul liberalistalarından diziyi izleyenler, nedense özellikle bu yönünü çok sevdiler The Newsroom’un. O da kendi tutarsızlıkları zaten.

Bunun dışında, Sorkin’in liberal bakış açısında çok da gizli olmayan bir yön vardır ki, The West Wing’de bir nebze kabul edilebilse de, The Newsroom’da feci batıyor. ABD’nin temel felsefelerinden biri olan American Exceptionalism yani Amerikan İstisnacılığı, hele artık bu zamanda biraz fazla kaçıyor. William Blake Jerusalem şiirinde, buna benzer bir felsefeyi kullanıp İngiltere’yi Kudüs’le bir tutar, ülkesini vaat edilmiş ve cennetin dünyadaki yansıması olarak betimler. Ama şiirin tamamı bir istihza şaheseridir. Sorkin’den benim beklediğim yeni bir Blake olması değil zaten, sadece biraz nüans.

Ya Aaron Sorkin’in sadakate olan sadakati? Bu da bir yere kadar güzel bir detay ama yazar, eşitler arasında normal bir ilişkiyi yaratacağına, her zaman bir hiyerarşi kurmakta ısrar ediyor. Bu kadın-erkek de olabilir, üst-ast da. Ama bunların hepsinin de tepesinde bir Mesih figürü yaratıyor. Bu mesih figürü de Aaron Sorkin’in kendisinin benzeri oluyor: Yanlış anlaşılan, bazen kızan, bağıran çağıran, ama çok akıllı, çok iyi konuşan ve herkesin çok sevdiği bir lider. Kusura bakmasın ama bu gibi kişi kültleri artık sadece Kuzey Kore’de tutuyor.

Geliyoruz Aaron Sorkin’in tüm dizilerinde kendini gösteren en fena özelliğine: cinsel eşitlik kisvesi altında kadınların erkeklere karşı yerlerini bilmesi gerektiği. Yazarın buna inandığını zannetmiyorum ama kadın karakterleri yazarken, nedense id’ini bir türlü kontrol edemiyor. Sorkin’in dünyasındaki kadınlar, All About Eve’deki Anne Baxter ve Bette Davis’le His Girl Friday’deki Rosalind Russell’ın karakterleri arasında sıkışmış, kendine güvensiz, erkeklerine mecbur, bağırtlak, çılgın, istikrarsız ve toy bebekler. Dediğim gibi, amaçla sonuç arasındaki fark, Oscar’lı bir yazarı bırakın, lise çağındaki amatör bir piyes yazarının bile yapmayacağı – yapmaması gereken – cinsten.

İşte Aaron Sorkin’in bu berbat içgüdülerinin hepsi The Newsroom’da hayat buluyor. Dizi, sunuculuğunu Cumhuriyetçi ama liberal bir eski savcı olan Will McAvoy’un yaptığı Atlantis Cable News (ACN) isimli kurmaca bir Amerikan haber kanalının ana haber bülteninde geçiyor. İlk bölümün başında öğreniyoruz ki McAvoy uzun bir süredir, suya sabuna dokunmayan ve ne sağ ne de sol görüşlü Amerikalıları tehdit etmeyen bir söylemle programını sürdürüyor. Ta ki katıldığı bir panelde, “ABD’nin neden dünyanın en iyi ülkesi olduğu” sorusunu alıncaya kadar. McAvoy patlıyor, ABD’nin bir çok konuda diğer ülkelerden geriye düştüğünü söylüyor, bu da bir skandala dönüşüyor. Birkaç hafta sonra McAvoy işine geri döndüğünde bakıyor ki artık yeni bir yapımcıyla çalışmak zorunda. Bu yapımcı da eski sevgilisi MacKenzie McHale’den (Emily Mortimer) başkası değil. Haber bülteninin yapım ekibiyle de tanışıyoruz. Yeni yetme yardımcı yapımcı Maggie (Alison Pill), sevgilisi ve Will’in eski yapımcılarından olan Don (Thomas Sadoski), MacKenzie’nin getirdiği ve Maggie’yle Don’la birlikte dizinin ömür törpüsü aşk üçgeninin son kenarı olacak Jim (John Gallagher, Jr), Will’in bloğunu yazan Hintli “nerd” Neal (Dev Patel) ve hepsinin patronu Charlie Skinner (Sam Waterston). İlerleyen bölümlerde, bültenin finansal analizlerini yapmak için bir içim su Sloan (Olivia Munn) da ekibe katılıyor. Ve Mesihleri Will McAvoy ve havarileri yavaş yavaş bize neden yanlış düşündüğümüzü anlatmaya başlıyorlar.

Dizinin belki de dramatik olarak yaptığı en büyük yanlış, gerçek hayattaki olayları kullanması. Öyle ki, dizinin ilk bölümünün büyük bir kısmı 20 Nisan 2010’da, yani Meksika Körfezindeki Deepwater Horizon patlamasının olduğu gün geçiyor. Daha sonra dizi, Kongre Üyesi Gabrielle Gifford’ın başından vurulması, Tea Party’nin ara seçimlerde kazandığı başarı veya Osama Bin Ladin’in öldürülmesi gibi ABD’de siyasetinde son iki yılın diğer kilometre taşlarını da hikayesinin içine katıyor. Burada iki sorun var. Birincisi, iki sene önce olmuş olaylara, şimdi tüm bildiklerimizle bakarak, dizi karakterlerine gerçekte var olmayacak bir avantaj veriyor. Bunu da, medyayı yargılamak için kullanıyor ki tam anlamıyla bir saçmalık bu. Bundan da öte, olmuş bitmiş olayları kullanarak dramın en önemli unsurlarından biri olan sürpriz faktörünü yok etmiş oluyor. Mesela dizinin sondan iki bölümünde ekip, Başkan aday adayları münazaralarını kökten değiştirmek için kıçlarını yırttıkları bir çalışma yapıyorlar. İyi yapıyorlar, hoş yapıyorlar da bu münazaralar bir sene önce yapıldığı için başarılı olmadıklarını biliyoruz. Sorkin, dizinin ilk bölümünden itibaren gönderme yaptığı Don Kişot gibi, yel değirmenlerine karşı sopa sallıyor.

Bir anlamda asıl amacı da zaten bu. Yapmak istediği sadece mesaj vermek. The West Wing’de Leo McGarry’nin de söylediği gibi Sorkin’in hedefi Amerika’daki kamuoyu tartışmalarının seviyesini yükseltmek. İyi de bunu bağıra bağıra ve tüm hikâye anlatma geleneklerini hiçe sayarak mı yapması gerekiyor (geri planda Coldplay’in “Fix You” şarkısı çalan montajlar kadar basit değil o iş çünkü). Ben buna bile razı olabilirdim ama Sorkin’in yarattığı karakterler o kadar sevimsiz ve o kadar tek boyutlu ki, yazarın o makineli tüfek gibi olan (ve normalde hayranı olduğum) diyalogları, insanın kulağını tırmalıyor. The Newsroom senenin şimdiye kadar belki de en kötü dizisi.

Tags