The Grand Budapest Hotel: Kitap Gibi Film Kitap Oldu

Perşembe, 19 Şubat 2015 11:09

Pulitzer adayı, New York’taki editörüm Matt Zoller Seitz, Chicago’nun yakınlarındaki Champaign-Urbana kentinde 2011 Nisan’ının soğuk bir gecesinde önümüzdeki pizzanın son dilimine davranırken bana döndü ve ağzından şu kelimeler çıktı: “Wes’in kitabını yazmaya karar verdim.” Wes Anderson’ın Matt’in eleştirmenlik hayatında önemli bir yeri vardı ne de olsa. 1990’ların ortasında, ikisi de Texas’ta yaşarken yönetmenin Owen Williams’la birlikte yaptığı ve daha sonra ilk uzun metrajlı filmi Bottle Rocket’e ilham verecek kısa filminin ilk eleştirisini Matt yazmıştı. Anderson’ın kariyerine daha sonra çok yakından takip etmiş, 2009’da bir dizi video çalışmasıyla yönetmenin filmlerini teker teker mercek altına almıştı. Rahmetli Roger Ebert’ün festivalinde geçirdiğimiz uzun bir günün sonunda Matt bana Anderson’la ilgili yazacağı kitabın haberini verdiğinde de tüm bu sebeplerden dolayı pek şaşırmamıştım.

İyi bir iş çıkmasını zaten bekliyordum ama Matt’in kitabı muazzam bir eser oldu. Her filmle ilgili derin bir analiz, yönetmenle yapılan uzun röportajlarla taçlandırılmış, illüstratör Max Dalton’ın çizimleriyle de ayrı bir hava almıştı. Kitabın yazım aşamasında Matt’le sık sık konuştuk, röportajların üstünden geçtik, filmlere ve yazılara daha farklı nasıl bakılacağıyla ilgili tartıştık. Sadece benimle değil, RogerEbert.com , New York Magazine ve IndieWire’dan pek çok eleştirmenle de Matt bu şekilde istişarelerde bulundu. Matt’in üç sene önce yayımlanan magnum opusu New York Times bestseller listesinde başı çekti, Amazon’da zirve yaptı, raflardan kapışıldı.

12-grand-budapest-hotel.nocrop.w529.h674.2xWes Anderson’ın son filmi The Grand Budapest Hotel geçen sene vizyona girince Matt, Wes Anderson kitabına yeni bir “fasikül” eklemek için çalışmalara başladı. Bu sefer tüm işi tek başına yapmak yerine çalışmaya başka yazarları da katmak istediğini en baştan belirtti. Daha doğrusu bu açıklamayı resmi olarak yapmadan önce bir gün telefonum çaldı, arayan Matt’ti. “Yeni kitapta Setfan Zweig’la ilgili uzun bir bölüm olacak” dedi. “Bu bölümü senin yazmanı istiyorum.” The Grand Budapest Hotel vizyona girdiğinde filmin Zweig ile olan bağlantısı üstüne uzun uzun yazmış ve Matt’le konuyu etraflıca konuşmuştum. O da sağ olsun Wes Anderson’a yazılarımdan birkaç örnek göndermişti. Yönetmenin de takdirini alınca Matt Zweig’la ilgili bölümü benim yazmam için teklif getirdi.

İzleyenler hatırlayacaktır, The Grand Budapest Hotel, Stefan Zweig’dan ilham aldığını belirten bir ibareyle biter. Ama oraya gelene kadar da filmin Zweig’a olan bağlantıları zaten bariz ve bu açıklama da malumu ilam. Milimetresine kadar mükemmel planlanmış bu filmi ilk izlediğimde bu detayı biraz gereksiz bulmuştum. Filmin Stefan Zweig’dan ilham aldığı her halinden belliydi. Fakat daha sonra düşündüm: Stefan Zweig Amerika’da nispeten az bilinen bir yazardı. Yönetmenin ona olan borcunu belirtmesi hem bir saygı gösterisi hem de önemli bir dipnottu. Matt’in kitabının Zweig’la ilgili bölümüne de en önce şu açıdan baktım: Teksas’ta doğmuş, daha sonra nevi şahsına münhasır yarı bağımsız filmlerini Amerika temelli üretmiş, bakış açısı ve yöntemleriyle sui generis de olsa yine de Hollywood filmleri yapan bir yönetmen bu 19. Yüzyıl sonu Vienna’sına has bir yazarda ne bulmuştu? Bu sorumun cevabını bulmak için yola çıkınca gerisi de çorap söküğü gibi geldi zaten.

Stefan Zweig’ın otobiyografisi Die Welt Von Gestern (Geçmişin Dünyası) kitabının 396. sayfasında yıkıcı bir cümle geçer: “Kiminle oradaki terastan manzaraya bakarken güzel, huzurlu, insanın içini ısıtan saatler geçirmedik ki. Hiç de şüphelenmedik ama karşıdaki dağda, Berchtesgaden’da, her şeyi yok edecek bir adam oturuyordu.”

Zweig’ın bahsettiği kişi, Bavyera Alplerindeki Berchtesgaden’ı kendine mesire yeri olarak seçen Adolf Hitler’den başkası değil tabii ki. Ama Zweig’ın burada Hitler’in, o ve onun gibileri yok etme şehvetinden bahsederken kast ettiği Führer’in anti-semitizmi değil. Çağdaşı pek çok Viyanalı Yahudi gibi Zweig da kendi ırkına Nazilerin vereceği kadar önem hiçbir zaman bahşetmedi. Zaten bundan dolayı da Zweig Hitler’den “hepimizi yok edecek bir adam” (yani Yahudileri) değil “her şeyi yok edecek adam” diye konuşur.

Anlaşılacağı gibi Stefan Zweig’ın bahsettiği burada Yahudiler değil başka bir şeydir. Yıllar sonra Stefan Zweig’la ilgili yazdığında Hannah Arendt (ki aynı adlı filmiyle ilgili yazımı şu adreste okuyabilirsiniz: http://www.rogerebert.com/reviews/hannah-arendt-2012) onu Yahudiliğini arka plana itmekle suçlar. Fakat öyle bir durum var ki 1900-1930 arası tüm Avrupa’nın entelektüel hafızası olan Viyana’da Yahudi sanatçılar ırklarını hiçbir zaman o kadar önemsediler (Yahudi bilim adamlarıysa – Freud dahil – daha gerçekçi olup tehlikenin farkına varıp ve gerekli önlemleri aldılar). Yani Hitler’in her şeyi yok edeceğinden bahsettiğinde Zweig’ın aslında kast ettiği Yahudilik değil hümanizmdir. Zweig’a göre Hitler, modern Avrupa’nın eseri olan hümanizmi katletmiştir.

Çünkü Zweig’ın doğup büyüdüğü Vienna, hümanizmin başkentiydi. Hem bilim hem de sanatın on dokuzuncu yüzyılın sonu ve yirminci yüzyılın başında şaha kalktığı bir zirveydi. Birinci ve ikinci dünya savaşları işte bu zirveyi cesetlerle, leşlerle, yıkımla doldurmuştu. Fakat Vienna gerçekten de bu kadar muazzam bir yapı mıydı? Savaştan sonra Vienna ile ilgili Zweig şöyle yazacaktı: “Artık büyük fırtına onu tamamen yıkıp döktüğüne göre açıkça söyleyebiliriz ki bir güvenlik dünyası olarak düşündüğümüz Vienna, rüyalardan yapılmış bir kaleydi sadece.” Yani bir bakıma Zweig’ın eskiye hasret ve sevgiyle bakan nostalji dolu hikaye, biyografi ve romanları aslında bir hayal dünyasının yasını tutuyordu, gerçek geçmişin değil. İşte Wes Anderson’ın matruşkamsı filminde merkezdeki hikayeyi anlatan yaşlı Zero Moustafa’nın (F. Murray Abraham), filme adını veren o muhteşem otelin concierge’i M. Gustave’la (Ralph Fiennes) ilgili dediği gibi: “Bana kalırsa yasını tuttuğu dünya, kendisi içine girmeden çoktan kaybolmuştu bile. Ama o tam tersine bu illüzyonu harikulade bir tarzla sürdürdü.”

grand-budapest-screenWes Anderson’ın filmi de hikayeyi anlatan kişinin belki de doğruyu söylemediği motifini tüm filme yayıyor. Stefan Zweig’da da bu tezat vardır zaten. Birinci Dünya Savaşı ile ilgili yazdığı bir paragrafta bunun altını iyice çiziyor: “1914 savaşı gerçeklerden habersizdi; o savaş olmayacak bir hayale, daha iyi, daha adil ve barışçı bir dünya hayaline hizmet etmişti. Bilmek değil, sadece hayal etmek insanı mutlu kılar. Bu nedenle o günlerde çiçeklerden taçlar ve meşe yapraklarıyla örtülmüş askerler coşkudan sarhoş olmuş bir halde kurban edilecekleri cepheye koşmuşlardı.” Bilmek değil, sadece hayal etmek insanı mutlu kılar. İşte bu sebepten dolayı da hem onun hikayeleri hem de Wes Anderson’ın filminde gerçek ve hayal arasında çeşitli seviyeler vardır. Ve bu seviyeler de birbirinin üstüne inşa edilir. Hikâyenin ilk hali nesilden nesile anlatılır. Bu kozmik kulaktan kulağa oyununun sonunda da anlatılan hikâyenin gereksiz detayları kaybolur, geriye sadece merkezindeki anlam kalır.

The Grand Budapest Hotel’de bu çeşitli seviyeler ne, peki. Birincisi, genç Zero Moustafa’nın Mösyö Gustave’la olan maceraları, ondan “otelciliği”, hayatı, aşkı öğrenmesi. Bu bölümde otel tam da Zweig’ın “Dünün Dünyası”nda anlattığı elegan bir Avrupa imajı çizer. Filmin çoğu da böyledir. İkinci seviye 1968’de yaşlı Zero’nun genç yazara (Jude Law), başından geçenleri anlatmasıdır. Hikaye ne kadar duygusalsa otel bir o kadar brutalist bir hal almıştır. Üçüncü seviye, yazarın 1985’teki yaşlı halinin (Tom Wilkinson) bu önceki iki hikayeyi anlatmasıdır. Çerçeve yine değişmiştir. Yaşlı bir adam, yıllar önce genç bir yazarken başka bir yaşlı adamdan dinlediği bir hikayeyi anlatmaktadır. Dördüncü seviyeyse 2014 yılında, bir mezarlıkta, genç bir kızın okuduğu kitaptır. Artık hikaye mürekkebe dökülmüş, kalıcılığı kesinleşmiştir.

Tabii hikâyenin bir de beşinci seviyesi var ki o da seyirci olarak bizim Wes Anderson’ın filmini izlememizdir. Bu şekilde gerçek hayattan esinlenmiş gerçek sanat eserlerini yaratmış olan gerçek bir sanatçıya hayran gerçek bir yönetmenin, kurmaca bir Avrupa’da ve kurmaca bir zamanda geçen kurmaca filmini izleriz. Gerçek ve hayal birbirine karışmıştır ve baki kalansa anlamdır.

Wes Anderson’ın dokuz dalda Oscar’a aday olan filminin Zweig’ın yapıtlarıyla olan benzerliği tabii ki burada bitmiyor. Tam tersine burada başlıyor. Gerisini okumanız için iki gün önce ABD’de satılmaya başlayan “The Wes Anderson Collection: The Grand Budapest Hotel” kitabını almanız gerekecek. Gerçekten çok iyi bir kitap oldu. Umuyorum ki Türkiye’de de satılsın.

Hazırlayan: ALİ ARIKAN

TÜRKİYE’NİN EN ÇOK OKUNAN TABLET DERGİSİNİ ÜCRETSİZ OLARAK

iPAD’İNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

 available-on-the-app-store

ANDROİD TABANLI TABLETİNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
Get-it-on-Google-Play