Suriyeli Alevi mültecilerinin anlattıkları üzerine düşünceler! Ali Mendillioğlu yazdı

Pazartesi, 9 Eylül 2013 16:09

[wzslider autoplay="true" transition="'slide'"]

İnsan dediğin nice işler görür, generalim,
Bilir uçurmasını, öldürmesini, insan dediğin.
Ama bir kusurcuğu var;
Bilir düşünmesini de.

Gazi Cemevi bugünlerde devletin kolluk güçleri ile karşı karşıya gelmek pahasına, Suriye’den gelen Türkmen Alevisi mültecilerini konuk ediyor. Milyonlarca insanın göçüne neden olan iç savaştan en çok nasibini alan ülkelerin başında Türkiye geliyor. Suriye’den gelen farklı etnik grup ve mezhepten insanlar ile tanışma şansım oldu. Tanıştığım Suriyelilerin tamamı Halep kentinden gelenlerdi. Sohbet sırasında bana ilginç gelen nokta, göçmenlerin Esad yönetiminden değil, Özgür Suriye Ordusu’nun baskı ve zulmünden kaçtıklarını söylemeleri. Gazi Cemevinde misafir edilen Türkmen Alevileri de diğer görüştüğüm mülteciler gibi Halep kentinden gelmişler ve anlattıkları diğerlerinden çok farklı değil.

Başka bir ülkeye karşı kamuoyu yaratmak ve müdahale etmek için yüzyıllardır uygulanan bir taktik vardır. Öncelikle bir diktatör lider profili çizersiniz. Bu lider spekülatif sayıda insan katletmiştir. (Farklı kaynaklarda on binlerden milyonlara kadar geniş bir skalada insanı katlettiği yazılır çizilir. Ama sayılarda mutlaka bir belirsizlik olmalıdır.) Kendisi zevk sefa içerisinde yaşarken, halkı sefalet içerisinde yaşamaktadır. Bir cani ve psikopat bir katildir. Halkı baskı altında tutmaktadır ve tüm özgürlüklerini elinden almıştır. Kamuoyunuzu basın aracılığı ile buna ikna ettikten sonra gerisi kolaydır çünkü artık neden-niçinleri, sebep-sonuç ilişkilerini tartışmanın zemini ortadan kalkmıştır. Öyle bir sapığın, caninin, diktatörün uygulamalarının, politikalarının nesini tartışacaksınız ki…
Henüz Hristiyan ve Nusayri bir Suriyeli ile görüşme şansım olmadı. Ancak Caferi Kürt ve Türkmen Alevisi Suriyeliler üzerine gözlemlerimden kesin bir dille şunu söyleyebilirim ki, sıkı sıkıya Esad’a bağlılar. Önce Allah, sonra Esad diyeninden, 12 İmam’ı Esad’ın yardımına çağırana kadar defalarca buna tanık oldum. Bu durum kafamda ciddi şüpheler oluşturmakta. Çünkü benim için demokrasinin ölçütü azınlıkların kendini ne kadar ifade edebildiği ve güvence altında hissettiğidir. Yanlış bilmiyorsam 22 devleti ve 300 milyona yakın nüfusu olan Arap coğrafyasında; Hristiyanlar, Aleviler, Nusayriler vb. arkaik topluluklar kendini Suriye rejiminde güvende hissediyorlarsa orada bir diktatörlük olduğu konusunda, bir görüş bildirmeden önce iki kere değil iki yüz kere düşünürüm.
Suriye BAAS rejimi tarihi boyunca, tüm iç yozlaşmaları ve kopmalara rağmen bir çeşit sosyal adaletçilik ve antisiyonizm ilkesine sıkı sıkıya bağlı bir kararlılık göstermiştir. Suriye yönetiminin geçmişte de “burnunun dikine” gittiği ve bütün Arap dünyasıyla karşı karşıya geldiği durumlar çok oldu. Örneğin 1975-91 Lübnan iç savaşında Hıristiyanları korumak için bütün Lübnanlı Müslümanları karşısına almayı göze aldı ve bütün dünyaya rağmen 60 bin askeri Lübnan’a soktu. Sonra bu gücü Hıristiyan Falanjistler karşısında Filistinliler ve Lübnanlı Müslümanlar ve komünistler lehine de kullandı. Ama sonuçta bütün dünya devletlerine rağmen bir ülkeye on binlerce asker sokmak ve bu gücü 30 sene o ülkede tutmayı göze almak maceracılık derecesinde bir gözü karalıktı.

Keza 1982’de İsrail’in Lübnan’ı işgalinden sonra Suriye devleti Sovyetler Birliği’nin bütün baskılarına rağmen Filistin hareketine müdahale etti. Arafat’ı ve El Fetih’i hain ilan ederek Suriye’deki Filistin kamplarından ve Lübnan topraklarından çıkardı, binlerce El Fetih’ci Filistinliyi yıllarca hapislerde çürüttü. El Fetih’i bölerek kendine bağlı birkaç Filistinli silahlı örgütü birden kurdu. Marksist Filistinli örgütlere tolerans gösterdi ama onları da sınırladı.

Sovyetler Birliği 1976’dan itibaren Suriye’nin FKÖ’ye ve Lübnan Vatan Hareketi’ne müdahalelerini eleştirmekle kalmadı, ceza olarak Suriye’ye silah sevkiyatını yavaşlattı. Yine de BAAS’ı burnunun dikine giden bu tutumundan çevirmeyi başaramadı. Birbirine düşman olan Irak BAAS’ı ile Suriye BAAS’ı yöneticilerinin her ikisi de o yıllarda Sovyetler Birliği ile dosttu. Suriye’nin El Fetih’e müdahalesinin nedeni sadece Lübnan’da İsrail’le iyi savaşmaması, geri çekilmesi vs. değil aynı zamanda El Fetih’in Saddam tarafından destekleniyor oluşuydu. Sovyetler Birliği Irak ve Suriye yöneticilerini barıştırmak için Suriye’ye her çeşit baskıyı yaptı ama sonuç alamadı. Daha önce Nasır Mısır’ıyla “Birleşik Arap Cumhuriyeti” denemesinden sonra kopan Suriye’yi Nasır’la bir türlü barıştıramamıştı.
Suriye’nin 1980-88 İran-Irak savaşındaki tutumu da unutulacak gibi değildir. Bütün Arap dünyası Farslar karşısında Irak’ı desteklemiş, sadece Suriye (ve Kaddafi) bütün Arap ülkelerini karşılarına alma pahasına İran’ı, Farsları desteklemişlerdir.

Saydığım örnekler, Esad rejiminin baskı ve tehditler karşısında hiçbir şekilde geri adım atmayacağını gösteriyor. Belki başka bir tarihsel bir zamanda olsaydık bugün BAAS içerisinden Esad ailesinden olmayan, Dürzi, Alevi, Sunni herhangi bir başkan seçilebilirdi ancak bugün Esad ismi bir başkandan çok daha fazlasını ifade ediyor ve BAAS için Esad’ı feda etmek her şeyi feda etmek anlamına geliyor.

Aynı şekilde Suriye’de ki azınlıklarda kararlı bir şekilde Esad rejiminin arkasında duracak, çünkü bu onlar için gerçek anlamda bir ölüm kalım meselesi. “Hristiyanlar Beyrut’a Aleviler Tabuta” sloganlarını atan, Kürtleri “BAAS rejiminin köpeği” olmakla suçlayan, Bizim gibi yaşamayan herkes kafirdir diyen bir muhalif hareketi, Kürtler, Hristiyanlar, Aleviler, Laik Sunniler niye desteklesin?

Suriye ordusunun gücünü ve kapasitesini tartışmayı askeri stratejistlere bırakalım. Kimyasal silah konusundaki iddialara gelince tam da Cenevre görüşmelerinin yapılmasına az bir zaman kala ve 2014 seçimlerinde büyük çoğunlukla BAAS’ın seçimi kazanma ihtimalinin kesin olduğu bir dönemde, iki yıl boyunca kullanılmayan kimyasal silahların birden kullanılması sizce de zamanlama açısından manidar değil mi? (Hatırlayınız Irak) Pragmatist yaklaşımları özgürlükçülük sosu ile bezeyip (en azından) bana yutturamazlar. Kimse ama kimse, Suriye’de bize zamanında şunları şunları yaptı diye de gelmesin. Kazandıklarıyla değil kaybettikleri ile kendini var eden, tanımlayan biri olarak diyorum ki, bu savaştan sonra dünyayı bile kazansak ben bu savaşta yokum. İsrail ile yan yana savaşırken Filistinli kardeşlerime ne derim? Amerika ile yan yana savaşırken Vietnam, Angola, Laos, Kamboçya, Irak vs. katledilen insanların öbür dünyada yüzüne nasıl bakarım? Petrol Şeyhleri ile yan yana savaşıp, binlerce yıllık bir mozaiği yok ederken “sadece parası olanlar bir medeniyet kurup geliştiremezler” sözü nasıl kulaklarımda çınlamaz? Bütün bu kuru gürültüye rağmen ne olursunuz kulaklarınız şu cılız sesi duysun. Doğru çoğu zaman, kulakları sağır eden gürültüden bile daha güçlü bir fısıltıdır. Savaşa Hayır!

Ali Mendillioğlu

App. Store’dan iPad ve iPhone’nunuza indirmek için TIKLAYINIZ