Cüneyt Özdemir yazdı: Sosyal Medya Zorbalığına Karşı Nasıl Direneceğiz?

Cumartesi, 27 Şubat 2016 10:31

CÜNEYT ÖZDEMİR

Türkiye son yıllarda hiç olmadığı kadar gergin ve acı dolu günlerden geçiyor. Görünen o ki bu ‘kara’ günlerin sayısı önümüzdeki bahar ve yaz aylarında azalmayacak, tam tersi artacak.  Bir ülkenin içinde çatışmaların yaşandığı, hemen her gün ölüm haberlerinin geldiği bir ortamda, normal sağlıklı bir hayat sürdürmek kolay iş değil. Bir yanda bitmek dinmek bilmeyen bir acı diğer yanda (öyle ya da böyle) devam eden sıradan hayatlar. Aslında bu tezatın en net resmini Diyarbakır’da görebiliyorsunuz. Şehrin ortasında aylardır obüs mermilerinin, ağır silahların kullanıldığı bir çatışma devam ediyor. Bir kaç yüz metre ötesinde ise sanki hiçbir şey yokmuş gibi akıp giden bir hayat var…

Böylesine bir ortamda ‘yetiş doktor’ dememek, şizofren olmamak, sağlıklı kalabilmek imkansız gibi…

İşte bu çelişkiler atmosferi ve ortam, pek çok kişinin ruh halinde depremler yaratıyor, dengesini sarsıyor! Hatta neye nasıl tepki göstereceğini saptırıyor! Eğlenmeyi geçtim, sıradan bir gülümseme, hayata dair bir an, bir serzeniş veya olumlu bir cümle kurduğunuzda bile kendinizi büyük bir suçluluk dalgasının ortasında bulma ihtimaliniz mevcut.

Bunu en iyi yaşadığınız ve birebir deneyimlediğiniz yer ise kuşkusuz sosyal medya…

Sonuçta herkes kendi kozasına girmiş küçük çevrelerinde acısı veya tatlısı ile hayata devam ederken sosyal medyaya yazdığınız bir kaç cümle, koyduğunuz bir fotoğraf inanılmaz tepki ile karşılanabiliyor.

Hayatınızda hiç tanımadığınız, görmediğiniz muhtemelen bazılarını tanımak ya da görmek de istemeyeceğiniz onlarca, yüzlerce kişi kaşlarını çatmış sizi yargılamaya hazır, pusuda bekliyor.

Bir ağacın fotoğrafından rahatsız olan mı ararsınız, ‘günaydın’ dediğinizde size tereddütsüz küfürü basanı mı, ne ararsanız hemen bir tık karşınızda duruyor.

Yanlış anlaşılmasın, maaşa bağlanmış Game of Thrones’dan fırlamış ilkel ve cahil troll sürülerinin, organize saldırılarından bahsetmiyorum. Bunlarla muhatap olmamayı, ciddiye almamayı çoktan öğrendik.

Gelin görün ki bunlar kadar basiretsiz olmasa da kendi dünyalarında kimi zaman iyi niyetli bir sitemle yazılan, öylesine bir potansiyel troll dünyası var ki bununla da baş etmeyi öğrenmemiz gerekiyor.

Uzun bir süredir etrafımda tanıdığım pek çok kişi sosyal medyada sessizliğe gömüldü. Kimse ne bir fotoğraf, ne sevdiği (veya sevmediği) bir film, ne restoran, ne dizi hakkında bir şey paylaşmak istemiyor. Korkuyor. Nasıl korkmasın pusuda bekleyen bu diğer cenah, hemen ellerini havaya kaldırıp avaz avaz sizleri azarlamak için bekliyor!

Yazılan sosyal medya mesajlarının, paylaşılan sıradan bir fotoğrafın hele bir altlarına bakın.  Herkes bir başkasını yargılamakla kendi neşesini kaygılarını acılarını hırsla kinle başkasına boca etmekle, dayatmakla meşgul.

Herkes en doğrusunu biliyor.

Herkesin acısı en büyük, dibine kadar bir tek o yaşıyor.

Herkes diğerlerinden daha düşünceli daha duyarlı had bildiriyor ayar veriyor, doğru yolu gösteriyor!

Herkes sınıfın en çalışkan öğrencisi, tembelleri sosyal medyaya gammazlıyor.

Geçen gün Barselona’da paylaştığım sıradan bir fotoğrafın altında yazan küfürleri okuyan bir yakınım aradı. “Artık dayanamıyorum sen bunlara nasıl tahammül ediyorsun” dedi.

Önce şaşırdım.

Sonra güldüm.

O ana kadar otomatik vitese takmış küfürleri şikayet ediyor, hakaretleri blokluyor, dangalak mesajları görünce de siliyordum. Kızmak ve öfkelenmek aklıma gelmiyordu nicedir. Belki haberciliğin getirdiği bir his, insan sanırım zamanla bu tür negatif tavırlara karşı şerbetleniyor!

Instagram’da o fotoğrafın altına girip bana hakaret döşenen o hesapları tek tek incelemeye başladım.

Sahi kimdi bu insanlar? Sıradan bir manzara fotoğrafı,  bu insanları neden böylesine öfkelendirmişti?

Gördüm ki farklı şehirlerden, farklı ülkelerden hatta farklı dillerden bu insanları ortak öfkede birleştiren asıl mesele benim paylaştığım sıradan bir manzara karesi değil kendi paylaştıklarına gelen tepkisizlikti. Kendilerini değersiz hissetmelerinin bir yansıması, başkalarını da değersizleştirmek olarak ortaya çıkıyordu. Pek çok hesap sahibi bir şeyler paylaşmaktan çok başkalarına yorum yapmakla günlerini geçiriyordu. Hemen hepsi kimi zaman bir ahlak bekçisi, kimi zaman vicdan jandarması, kiminde ise duyarlılık savcısı rolünde yorum yazıyorlardı. En büyük öfkeleri, kendilerinin ciddiye alınmamasında oluşuyordu.

Kendi hesaplarında yazdıklarına hemen hiçbir dönüş yokken başkalarının hesabında başkalarıyla didişiyorlardı.

Eleştirinin dozu her yorumda yavaş yavaş artıyor. Deneme yanılma kantarında karşılığında hiçbir tepki görmeyince serbest atışa geçip ana avrat küfüre kadar işi vardırıyorlardı.

Profiline 6 yaşında çocuğunun fotoğrafını koyup, ana avrat küfür döşenen de eşiyle mutlu fotoğrafının altında aynaya bakıp söylese yüzünün kızaracağı küfürleri eden de hep aynı insandı aslında. ‘Ben de varım, beni de gör, benim de sesimi duy’ diyen o tanıdık aynı insan…

Bu insanları tek tek duyanların sayısı takipçi sayılarına baktığınızda ne kadar az olduğunu görebiliyordunuz.

Yine güldüm.

Ve bu sefer üzüldüm.

Sosyal paylaşım ağları kimi için sosyal öfke ağına dönüşmüştü bile!

Yapacak bir şey yok… Üstelik bu sadece bize özgü bir durum da değil. İngilizcede tam olarak Türkçeleştiremediğim güzel bir kelime var ‘bullying’. Zorbalık diyeceğim ama tam karşılamıyor. Hayatı zehir etmek, dayılanmak gibi bir iki kelimeyi daha aynı kelimenin kapsamı altına almak gerekiyor.  Yaşanan aslında tam olarak bu… Küresel iyi niyetli bir icadın, küresel kötücülüğü ile baş başayız. Kalp ilacını ararken viagrayı bulan bilim insanının çaresizliğini yaşıyoruz.

Toplumların içinde üstü örtülmüş, kapanmış göz ardı edilen bir kötücülük ordusu tüm cüreti ile karşımızda duruyor. Dikiliyor ve dikleniyor!

Velhasıl yapacak çok bir şey yok. herkes kendi derdinin merhemini kendisi bulmak zorunda. Yine de hukuk, devletler veya ahlak, aslına bakarsanız bu bulaşıcı kötülüğü normal insanlardan korumak için yaratılmış dezenfektanlar. Asıl korkutucu olan da bu saydıklarımın yaşadığımız çağda ve ne yazık ki bu toplumda artık hemen hiçbir etkisinin ve öneminin kalmamış olmasında.

Utanma duygusunun bir karşılığı yoksa elbette karşısındakine küfür eden bir insan, adıyla sanıyla çoluk çocuğunun fotoğrafı ile apaçık ortada duruyor olsa da kimseden utanmaz. Ettiği küfrün yanına kar kalacağını bilen, mahkemede sırıtarak çıkacağını bilen bir trole elbette hiç bir kanun işlemez. Devlet mekanizması nepotizme esir olduysa küfrün şiddeti ettiğiniz kişinin siyasi etnik hatta dini kişiliğine göre değişir.

Anlayacağınız bu kantarı tartacak tek bir şey kalır geriye; SEN.

Peki bu öfkeli cüretkar ve artık ipini koparmış kalabalık karşısında ne yapmalıyız?

Küfür yememek, tepki çekmemek için susup pusmalı hatta sosyal medya hesaplarımızı kapatmalı mıyız yoksa inadına hiçbir şeye aldırmayıp kendi bildiğimiz hayatı yaşayıp istediğimiz kadar paylaşmalı mıyız?

İlkinde işler kolay. Kendi kozanıza çekilip tanıdık çevrelerde ve insanlar arasında huzurlu bir hayatı sürdürmek pekala mümkün. Ancak bu bir anlamda kişinin kendisine ihanet anlamına geliyor.

Başkalarının değer yargıları karşısında boyun eğmek, inanmadığınız değerler karşısında susmak, hayatta kendisine faydası olmayan insanlardan fayda ummak sanırım bir kişinin en büyük zavallılığı olmalı.

Bir insanın kendisine olan saygısını yitirmekten daha kötü bir şey olamaz. İşte bu sessizlik daha doğrusu zorbaca zorlandığınız bu sessizlik tam da bunun örneği sayılabilir.

Benim gönlüm ikinci tutumdan yana…

Dünyada pek çok acı var. Türkiye’de özellikle şu aralar bu acıların en çok ve belki de en ağır yaşandığı coğrafyaların başında geliyor. Görünen o ki çok zor bir 2016 baharı ve yazı da bizi bekliyor…

Böyle bir ortamda sosyal medyanın acıların kanatılacağı, insanların azarlanıp hizaya çekileceği bir yer olmasındansa, anların paylaşılacağı hayata da bir yer bırakılacağı, paylaşım alanları olarak görüyorum.

Sevdiklerimizi, beğendiklerimizi, neşemizi, öfkemizi mümkün olduğu kadar çok paylaşmalıyız. Zira hayat devam ediyor. En az acıları paylaşmak kadar sıradan veya güzel anları paylaşmak da hayata dair umudumuzu yeniliyor.

Bakın bu kelime çok önemli; ‘İLHAM’ veriyor.

Sosyal medyanın en büyük gücü bu sanırım. Yalnızlığımızı unutturabilmesi kadar başka hayatlara dokunarak ilham verebilmesi.

Kibarca ifade edersek, bu şartlar altında yarattığınız ve güncellediğiniz hesabı beğenen takip eder, beğenmeyen de istediği gibi alır başını gider!

Ben bugüne kadar başkalarının yorumları, eleştirileri hatta tehditleri ile hayatımı devam ettiriyor olsaydım ne sizlerle bu satırları paylaşıyor olurdum ne de siz beni takip ediyor olurdunuz.

Size de tavsiyem sizleri sosyal medyada taciz eden iyi niyetli insanlara ya da kötü niyetli sırtlanlara çok da aldırmayın.

Bırakın onlar ne halt yemek istiyorlarsa kendi hesaplarında yesinler. Size akıl vermeye kalkanlara gülüp geçin. Sizi acıtmak için eleştiri kılıfında laf sokuşturanlara bakmayın bile. Ayrıca size bir sır vereyim. Size edilen küfürlere yanıt vermeyin ama hesapları mutlaka bulundukları platforma şikayet edin. Üşenmeyin. Bütün sosyal medya hesapları ciddiye alıyor ve bu hesapları askıya alıyor.

Sosyal medya biz sıradan insanlara müthiş bir kendini ifade etme imkanı sundu. Kötücül insanlar içinse zehirlerini akıttıkları müthiş bir platform yarattı.

Moralinizi hiç bozmayın, enseyi karartmayın.

Tarafınızı seçin karanlık tarafta mısınız, aydınlık tarafta mı?

Paylaşmaya devam…

-

Yazının devamını okumak ve Dipnot Tablet’in 258. sayısını indirmek için

TÜRKİYE’NİN EN ÇOK OKUNAN TABLET DERGİSİNİ ÜCRETSİZ OLARAK

iPAD’İNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

 available-on-the-app-store

ANDROİD TABANLI TABLETİNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
Get-it-on-Google-Play