Son Günlerin En Popüler filmi “Yenilmezler”i bir de Ali Arıkan’dan dinleyin

Çarşamba, 6 Mayıs 2015 11:23

Marvel Stüdyoları’nın yeni filmi Yenilmezler: Ultron Çağı, şirketin şimdiye kadar beyaz perdeye taşıdığı en büyük cümbüş. Aksaray dolmuşu gibi mübarek ama arkayı dörtlemektense yazar-yönetmen Joss Whedon filmi yirmi dörtlüyor. En az o kadar karakter vardır, belki de iki katı. Saymayacağayım çünkü bende bıraktığı his böyle. Mahşer kalabalığı gibi bir film var ortada; sadece atlayıp zıplayan, önüne gelene bin tekme atan kahraman sayısından dolayı değil, muson yağmuru gibi bitmek bilmeyen görsel ve işitsel bombardımandan dolayı. Nefes almanıza bile izin vermeyen, sıkış tepiş, sersemletici bir film. Ama arada sırada birkaç espri de var. Ve karakterler arasında bazı küçük, hoş sahneler. İyi de bu yeterli değil ki. İki buçuk saat boyunca Floyd Mayweather’dan dayak yerken raundlar arasında birkaç Nasrettin Hoca fıkrası duysanız ne yazar. Eninde sonunda ağzınız yüzünüz dağılmış.

Şahsen ben çok daha eli yüzü düzgün bir film bekliyordum. Sıklıkla yaptığım gibi şimdi de belirtmeden geçemeyeceğim: benim çocukluğum Marvel ve DC çizgiromanları okuyarak geçti. Yani başka bir sürü şey de yaptım tabii ama Amerikan süper kahraman çizgi romanları beni biçimlendiren yıllarda hayatımın önemli bir parçasıydı. Hala da ilgilenirim, sık olmasa bile en azından popüler hikayeler ciltlendirildikçe alır okurum. Yani aslında ben bu gibi filmlere baştan tavım. Büyük salaklık yapmadıkça hep destek, tam destek. Her filme girerken iyi olmasını isterim tabii ama süper kahraman filmlerine girerken beklentim biraz daha az entelektüel, biraz daha fazla ilkel. Anlayacağınız, bu gibi filmleri böyle bir curve’e göre değerlendiririm.

2008 yılında Iron Man filmiyle başlayan ve birbirine bağlı filmle dizilerden oluşan Marvel’ın sinema evreni aslında bir khimera. Birbirine stil ve estetik anlamda pamuk ipliğiyle bağlı onlarca eserden meydana gelen bu oluşumun ortasında Yenilmezler var. Demir Adam/Tony Stark (Robert Downey Jr) veya Thor (Chris Hemsworth) kendi filmlerinde dünyayı kurtardıktan sonra diğer süper yoldaşlarıyla teker teker başa çıkamayacakları rakiplerini alt etmek için bu filmlerde bir araya geliyorlar. Seyirciyi maceranın ortasına atan filmin ilk sahnesinde Yenilmezler, Doğu Avrupa’da bir kaleye baskın yapmakla meşguller. Bir önceki filmde başlarına büyük dert açan Thor’un üvey kardeşi Loki’nin sihirli asasını en sonunda ele geçirmek için yaptıkları bu taarruzda Naziler’den kalmış Hydra adlı şeytani organizasyonu da haklıyorlar (bir önceki cümleyi yazarken bile kendimden utandım). Asaya gücünü veren mavi elmasın içindeki mistik mücevheri kullanarak tüm dünyayı bu gibi tehlikelerden koruyacak bir yapay zeka üretmeye çalışan Tony Stark, sinirlenince Hulk’a dönüşen Dr. Bruce Banner’la (Mark Ruffalo) yanlışlıkla manyak robot Ultron’u (James Spader) yaratıyor (bakınız bir önceki cümleyi takip eden parantez).  Ultron, kendine gelir gelmez insanlığı yok etmeyi kafasına koyuyor. Yenilmezler’le, Afrika’dan Kore’ye dünyanın dört bir yanını kapsayacak ölümüne mücadelesi de böylece başlıyor.

Her koyun kendi bacağından asılır. Bir filmin kalitesi de filmin içindekilere bağlıdır. Bu ne demek oluyor: yani her film kendi ayakları üstünde durmalı. Kitaptan uyarlanabilir. Daha büyük bir anlatının parçası olabilir. Başka bir filmin devamı olabilir. Ki Yenilmezler: Ultron Çağı için bu üçü de doğru. Ama ne olursa olsun, daha önce Marvel’ın m’sini duymamış biri biletini alıp sinemaya girdiğinde, en azından filmde ne olup bittiğini anlamak zorunda. Filmin böyle bir yükümlülüğü var. Ben ki bu filmlerin hepsini en azından üç kere izlemiş biri olarak kimin, neden, ne yaptığını anlamakta zorlandım. Bilmeyen biri içinse tamamen kafa karıştıran bir hikaye.

526288 (1)“E zaten öyle bir film değil, hatta sanat bile değil, ne olduğu belli: sadece bir ürün ekrandaki” diyebilirsiniz. Marvel filmleri artık Coca Cola Zero veya Big Mac gibi global kapitalizmin bir markası. Bir yere kadar bu da doğru ve bence buna burun kıvırmaya da gerek yok aslında. Ticari Hollywood sinemasının geleceği yerin burası olduğu belliydi. Ortada ticari ürün ve sanat eseri arası bir şey var. (Bu tür filmleri çok sevdiğimi ve genel olarak sanata çaldıklarına inandığımı kaç kere söyledim bilmiyorum) Fakat bu durumda bile önceki filmlerle bunun arasında bağlantı sorunları var. İlk Yenilmezler’de kahramanlarımız dostluklarını teyit edip kendi yollarına gitmişlerdi. Daha sonra seyirciyle buluşan karakterlerin şahsi filmlerinde de (ikinci Thor ve Kaptan Amerika yani) belli bir ayrılık ve kendi rotasını çizme söz konusuydu. Buradaysa nedense yeniden birlikteler. Anlatımsal bir bağlantı yok. Birlikteler çünkü bu filmde birlikte görünüp dünyayı yerle bir etmeleri icabetti. Bu da sebep değil haliyle. En azından kabul edilebilecek bir sebep değil.

Normalde bu filmleri, ortalama olsalar bile, aktörlerin bıyık (veya kahkül) altı tebessümlerle bezeli performansları şaha kaldırır. Marvel’ın şimdiye kadar en kötü sinematik eseri olan Demir Adam 2’de bile Robert Downey Jr ve özellikle Mickey Rourke’un mizah dolu oyunculukları çilemizi bir nebze dindirmişti. Yenilmezler: Ultron Çağı’nı da zaman zaman diğer aksiyon hengamelerinden farklı kalan bu gibi oyunlar mevcut. Chris Hemsworth İskandinav şimşek tanrısını oynuyor olabilir ama muzip bir şekilde yapıyor bunu. Aynı şekilde Kara Dul adlı uluslararası casus rolünde Scarlett Johannson da rolüne tatlı bir feminenlik katıyor. Bir önceki filmin en gereksizi olan okçu Hawkeye’ı oynayan Jeremy Renner ise bu filmin kalbi. James Spader da Ultron’u fiziksel olarak oynamasa da sadece sesiyle bile rolünü Marvel evreninin şimdiye kadarki en elle tutulur düşmanı kılıyor. (Filmin sonlarına doğru ortaya çıkan bir aktör de çok iyi ama kim olduğunu söylemek bile bu sürprizi rezil eder)

Heyhat aynı şeyleri Robert Downey JR için söyleyemeyeceğim. Artık rolünden sıkılmış gibi. Veya biz onu 15 filmdir aynı rolde görmekten sıkıldık. Aynı bildik müstehzi tavırlar, aynı iç girdaplar, aynı küstahlıklar. Aktöre de artık bu gibi tekdüzeliklerden bay geldiğini hissediyoruz. Chris Evans Kaptan Amerika olarak rolüne fiziksel olarak birebir uyuyor, tamam, ama Mahmut Hoca tavırları bir yere kadar çekiliyor. Gelecek sene Kaptan Amerika’nın ikinci devam filmi İç Savaş’ta bu iki dost karşı karşıya gelecek. Beter olsun ikisi de.

Buradaki en büyük sorun belki de Joss Whedon’dan kaynaklanıyor. Teknik olarak hala bu gibi dev bütçeli bir filme hükmedecek vizyonu yok (filmi izledikten sonra bu cümledeki kelime oyununa kahkahalarla güleceksiniz; vay be Ali modern bir Noel Coward diyeceksiniz). Aksiyonu iyi çekemiyor veya ikinci yönetmeninin çektiği sahnelere hükmedemiyor. Kim, nerede, nasıl gibi en önemli sorulara görüntü ve hareketle cevap verme kabiliyetinden yoksun. En azından beyazperdede böyle. Televizyonda bu gibi işleri yapmak çok daha basit.

Sadece aksiyon sahnelerinde de değil. Filmin yavaşladığı nadir bölümlerde bile Whedon’ın teknik zafiyetleri bariz. Ya yakın planda çekiyor aktörlerini ya da göğüz planda. Ne kare nefes alabiliyor ne de siz. Baskıcı, boğucu, sıkıcı 1990’lar televizyon diliyle çekilmiş bir garabeti IMAX’te izlemek büyük eziyet. Filmin entelektüel sığlığıysa görsel sığlığından daha beter. Mesela bir karakter “peace in our time” yani “bizim zamanımızda barış” deyimini sıfır ironisiz kullanıyor. Savaş, özgürlük, güvenlik gibi kavramların Vikipedi’de giriş cümlelerini okuyan 13 yaşındaki ergen kadar derin bir film bu. Ve bir o kadar da gıcık.

Hadi bunları da geçtim. Ne de olsa Joss Wedon espritüelliği ve karakterlerine olan “saygısıyla” tanınır. İyi de Whedon’ın komedisi artık eskidi. Aaron Sorkin diyalogları gibi artık çok batıyor. Tazelikten yoksun. Bayat ve küflü. Ultron’a planının ne olduğu sorulunca alaycı bir şekilde robot: “Evet, ben de tüm şeytani planımı şimdi açıklayacaktım” diye bir espri yapıyor mesela. İyi de bu espri, parodisini yaptığı James Bond sahneleri kadar eski. Ve bu tür mizah iki dakikada bir tezahür ettikçe siz de filmi ciddiye alamıyorsunuz. “Binlerce insan ölüyor ekranda ama ona takılmayın çünkü Robert Downey Jr biraz sonra Y neslinden biriymiş gibi konuşacak.” Teşekkürler ama ben almayayım.

Not: Filmde mezunu olduğum üniversitem Royal Holloway, University of London’ın ana binası Founder’s Building de var. En sevdiğim detay da buydu tabii.

Hazırlayan: ALİ ARIKAN

Yazının devamı ve Dipnot Tablet’in 215.sayısını indirmek için:

TÜRKİYE’NİN EN ÇOK OKUNAN TABLET DERGİSİNİ ÜCRETSİZ OLARAK

iPAD’İNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

 available-on-the-app-store

ANDROİD TABANLI TABLETİNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
Get-it-on-Google-Play