‘Show must go on’ Sevgili Birand….

Cumartesi, 19 Ocak 2013 10:12

[wzslider autoplay="true" transition="'slide'"]

Günlerden Cumaydı. Aylardan Şubat. 11 Şubat. Yıl 2011. Yine sonu gelmez çalışmalarından, toplantılarından birini yapıyordu. 28 Şubat Belgeseli’nin toplantısındaydı. Telefon çaldı. Arayan doktoruydu. Kanserdi. Pankreas kanseri. Hastalık ölümcüldü. Tedavisi yoktu. Altı ila sekiz ay içinde hastayı tüketiyordu. Hastaların ancak yüzde beşi, beş yıldan fazla yaşıyordu. Neredeyse o yüzde beşe girmek üzereydi, iki yıl yaşadı.

Önce hemen kemoterapiye başlandı. Ameliyat olup olamayacağı ondan sonra belli olacaktı. Bir yandan ağır bir kemoterapi alıyor bir yandan da akşam yayına çıkıyor, çalışmaya devam ediyordu. Kimseye bir şey hissettirmemeye çalışıyor ama hızla kilo kaybediyordu. Buna rağmen olanca gücüyle dayanmaya çalışıyordu. Dört ay böyle devam etti. Kontrol günü gelmişti. Ameliyat olup olamayacağı ortaya çıkacaktı. Ameliyat bir nevi kurtuluş demekti. 23 Haziran Perşembe akşamı son anonsunda şunları söyledi:

‘Doğrusu bu yoğun gündemde ekranı bırakmak hiç çime sinmiyor. Ama tatile falan çıkmıyorum. Bir süredir gördüğüm tedavi iyi sonuç verince kendimi yarın kendimi cerrahlara bırakıyorum. Önemli bir ameliyatım var. Aslında kötü değil iyi bir haber veriyorum size… Ameliyat olmam iyi bir haber. Sezon başında yine birlikte olacağız. Öyle ümit ediyorum. Sizleri bilmem ama emin olun sizleri özleyeceğim. Ancak o güne kadar dualarınıza ihtiyacım var. Seveninizle, sevmeyeninizle dualarınızı esirgemeyin efendim. ‘

Onu ziyarete gittiğimizde 9 saat süren ağır bir ameliyattan çıkmıştı. Ama karşımızda duran adam iki gün önce dalağı alınmış, karaciğeri yakılmış birine benzemiyordu. Yatmıyordu bile. Bizi hastane odasının kapısında karşılamıştı. Oturup sohbet etmiş, şakalaşıp gülmüştük. Vedalaşırken ‘şekerim görüşürüz’ demişti. Süleyman Sarılar’la haber toplantısı yapacaktı. O gün bile… O gün bu hasatlığı yeneceğine bizi de inandırmıştı. ‘Birand bu yapar mı yapar’ diyorduk… Oysa hastane koridorlarına alışkındı Birand. Hasta yatağında çalışmaya, yazmaya, üretmeye… Çocukluğunun neredeyse tamamının gençliğinin bir bölümünün ayağındaki aksaklık yüzünden hastanede geçtiğini Can Dündar’ın ‘Birand’ kitabından öğrenecektim. Oysa yıllarca birlikte çalışmamıza, bu mesleğe onun yanında 32. Gün okulunda başlamama rağmen hiç ayağındaki sorunun neden nasıl olduğunu merak etmemiştik. O kadar barışıktı ki bu durumla, onun bir zamanlar hayatının en önemli meselesi olabileceği aklımızın ucundan geçmezdi. Biz onu hep enerjik, tutkulu ve hayat dolu biliyorduk.

9 Aralık 1941 günü İzzet Bey ile Mürüvvet Hanım’ın ikinci çocukları olarak Erenköy’de dededen kalma bir konakta dünyaya gelmiş Mehmet Ali Birand. Henüz iki yaşına gelmeden karlı bir İstanbul günü, babasını kaybetmiş. Kocaman eski bir konakta beş parasız, kocasından kalan üç aylık emekli maaşı ve iki çocukla baş başa kalmış Mürüvvet Hanım. Görmüş geçirmiş, iyi bir aileden gelmelerine rağmen o günlerde neredeyse yoksullukla mücadele eder olmuşlar. İşte böyle zor ve soğuk günlerden birinde, salonun ortasındaki sobanın üzerinde kaynayan su yeni yeni yürümeye başlayan Mehmet Ali’nin sol bacağının üstüne dökülmüş. Ertesi gün hastaneye kaldırılan Mehmet Ali için bu, yıllarca sürecek hastane günlerinin de başlangıcı olmuş. Defalarca tedavi görmesine, ameliyat olmasına rağmen yanlış müdahalelerin de etkisiyle sorun gittikçe büyümüş ve bir çocuk için giderek içinden çıkılmaz hale gelmiş. Çocukluğu hastane odalarında geçen Mehmet Ali’nin ilk gençlik yılları da yine hastanelerde aylar süren tedavilerle geçecekti.

Dayısından aldığı bursla Galatasaray Lisesi’ne kaydoldu. Başta zorlansa da giderek alıştı okula da yatılı hayata da. Ancak tam delikanlı çağlarında tıpkı çocukluğunda olduğu gibi arkadaşları Beyoğlu’nda kızlarla flörtleşip sinemaya giderken o hem yoksulluktan, hem ayağındaki aksaklıktan biraz da utangaçlıktan ne bir kız arkadaş edinebiliyor ne de kafasını tam olarak derslere verebiliyordu. Rahatsız, mutsuz ve yalnızdı. O yıl, Lise ikinci sınıfta kaldı. Herşey bir yana dayısına karşı çok mahçuptu. Can Dündar ‘Birand’ kitabında, Birand’ı Birand yapan süreci şöyle anlatıyor.

‘Herhangi birini hayattan kopartıp içe kapatabilecek, hatta intihara sürükleyebilecek zorluklar, onu yıldırmadı.

Köşesine çekilmedi. Hayata küsmedi. Yenilmedi. Tersine… Kamçılandı. Hırslandı. Ayaklandı.

Hem dayısına karşı hissettiği suçluluk duygusuyla hem de hayat karşısında aldığı peş peşe yenilgilerin hıcıyla, zorlukların üzerine gitmeye, içe kapanıklığını yenip dışa açılmaya karar verdi.

Galatasaray’da aldığı Fransız eğitiminin katkısyla, sakatlığına rağmen, kendini diğerleriyle eşit görmeye başlamıştı.

Yıllardır ona acı ve kompleks veren topallığı, artık önünde bir engel değil, sırtında bir kırbaç olacaktı. ‘Ben bunu aşacağım’ dei kendi kendine. Kaderini yenmeye söz verdi. Bu mücadele kararlılığı onu Mehmet Ali Birand yapacak yolun başlangıç noktasıydı. ‘

Bu satırları Can Dündar’ın kitabından okurken gerçek anlamda şok oldum. Oysa ben onu hep şanslı, hep mutlu, hep enerjik ve hep zengin sanıyordum. Yani doğuştan şanslı dediğimiz insanlardı bana göre. Oysa şansını da, kaderini de, bütün varlığını da kendi yaratmıştı. Demek o yüzden, Kuşadası’ndaki yazlığında ‘Özallı Yıllar Belgeseli’ için çalışırken bize gururla, biraz da şakayla karışık ‘Evin şu bölümünü 30 Sıcak Gün kitabıyla yaptırdım. Emret Komutanım’dan sonra havuzu, Demir Kırat’la mutfağı…’ diye anlatıyordu.

Ama daha o günlere Mehmet Ali Birand olma yolunda atılacak adımlara çok vardı. Londra’da yalnız başına bir hastane odasında aylarca sürecek bir tedavi olacak, bi dizi ameliyattan geçecek ve bunları da atlatacaktı. Ama o henüz 22 yaşında zor bir hayatın yine zor bir dönemecindeydi. Bu kez Vehbi Koç’un teşviki ve finansmanıyla oradaydı. Hastane odasında kendisine şu mektubu yazdı:

‘Sen şimdi şu satırları okuyan Mehmet Ali,

Bugünleri çoktan unutmuş olacaksın. Hatta yaşamamış gibi yabancı yabancı düşünüp duracaksın. Ve belki de şu anda benim elde etmek için can attığım pek çok şeyi elde etmiş olacaksın. Mesela dükkandan ayağına ayakkabı alabileceksin, yağmur altında dolaşabileceksin. Belki şunları okurken ayak ayak üstüne atabiliyorsun, annenin sesini işitebiliyorsun.

……

Çok acı ve zorluk çektin hayata; onlardan ders almasını bil.

Mesut olmanın ne olduğunu öğrendin. Yalnızlığı tattın, hem de iliklerine kadar… Şimdi hepsi sende var. Bütün her şeyi unut ve sadece tatlı tatlı yaşamaya bak.

Bol bol gül, yağmur altında dolaş, mehtapta denizi seyret ve bol bol aşık ol dostum.’

Birand’ın en çok kullandığı sözlerden biriydi ‘show must go on’. Sanırım bu düsturu kendine o yıllarda edinmiş, yıllar önce hastane odasında yazdığı bu mektup, onun hayatı boyunca yol göstericisi olmuştu.

28 Şubat’ın sıkıntılı günlerinden biriydi. Neşeyle geçen Kanlıca günlerimizin üzerinde kara bulutlar geziyordu. 32. Gün bitirilmiş, gazetedeki köşesine son verilmişti. O yıllarda bile neşe ve umutla koridorlarda gezindiğini hatırlarım. Bir gün, Posta’da yazmaya başlıyorum dedi. Hepimiz şaşırdık. ‘Aman Abi yapma. Ne Posta’sı. Attan inip eşeğe binmiş olmaz mısın, Posta senin kalemin mi? ‘ diye söylendik. Ama o kararını çoktan vermişti. Bunda da hiçbir beis görmüyordu. Sadece ‘Böyle küçük hesaplarla kendinizi yormayın. SHOW MUST GO ON! ‘ demişti.

O show son anına kadar devam etti. Onu hayatta ve ayakta tutan buydu….. Ta ki 17 Ocak 2012 Perşembe akşamına kadar. Saat 18:29’da zor, mücadeleli ama bir o kadar da renkli ve tutkulu bir hayatın ardından gözlerini yumdu.

Onun gibi dolu dolu yaşamak ve onun gibi ayakta ölmek dileğiyle….

Emiyra Yılmaz