“Sen ne plan yaparsan yap, hayatın başka bir planı var seninle ilgili…”

Çarşamba, 12 Kasım 2014 17:29

Vedat Özdemiroğlu, “Üçüncü Dünyanın En Büyük Mizah Dergisi” Gırgır’da yazarlık hayatına başladı. Ardından Leman’da yazdı ve şimdi de Uykusuz’da yazıyor. O bir Beşiktaşlı, bir oğlu ve bir de beklediği kızı var. Kendisiyle Bebek Kafası adını verdiği yeni kitabını konuştuk…

TWITTER YOKKEN O VARDI

Vedat Özdemiroğlu insanlık hallerini kısa cümlelerle anlatıyor, esprileri art arda sıralıyordu.

“140 karakter” kısıtlaması yok burada. Çünkü öze sadakati, her defasında biçimsel sınırlamayla temin edemezsiniz.

Beri tarafta, Özdemiroğlu, okurunu her daim hoş tutmayı ilke edinmiş görünüyor. “Yükte hafif, pahada ağır” metinler sunuyor. Bu nedenle, onun yazdıkları hafızalarda yer ediyor, hızla yayılıyor, kolayca anonimleşiyor. Bebek Kafası’ndaki birçok espri, yazar adı anılmadan dilden dile aktarılıyor. Özdemiroğlu adeta espri yapmış, denize atmış. Zamanla, memleketin üç tarafını çeviren denizlere rengini vermiş mizahı.

Murat Menteş’in sunuşuyla, Vedat Özdemiroğlu’ndan Bebek Kafası…

* * *

Vedat Özdemiroğlu ile April Yayıncılık’ın terasında buluştuk. Bol yağmurlu ve soğuk bir gündü, ancak sohbet oldukça sıcak ve samimiydi. Özdemiroğlu yakın dönem mizah geçmişimizin önemli bir şahidi ve kariyeri boyunca bu alanda çalışmayı başaran sayılı kişilerden biri. Gırgır dergisinin en yüksek tirajlı olduğu, bir mizah dergisinin 500 binlik satış rakamlarına ulaştığı dönemde Oğuz Aral’la birlikte çalışmaya başlamış, kendi deyimiyle ‘şanslı’ biri o. Sizlere bu hafta Vedat Özdemiroğlu’nu ve yeni kitabını tanıtmaya çalışacağım.

Röportaj: Mahmut Güleç

Öncelikle sizi tanıyalım, Vedat Özdemiroğlu kimdir, bugüne kadar neler yapmıştır? Şimdi neler yapmaktasınız?

Ses deneme alıyoruz.
Denedik mi?
Oluyo mu?
Hop!
Aaa tamam, gördüm.

7 Kasım 1968’de Ankara’da bir subay ailesinin ikinci oğlu olarak doğdum. Benden tam bir yıl önce 1965 doğumlu olan ikinci ağabeyim, iki çocukları varmış, tam 7 Kasım 1967’de o vefat etmiş trafik kazası sonucu… hani tam bir yıl sonra ben oluyorum, böyle bir vekaleten gelme durumum var, sekiz aylık olarak doğmuşum. Adım, Beşiktaş’ın efsanesi Vedat Okyar’dan geliyor.

Ankara doğumluyum, babam Ilgazlı ve baba tarafım Girit’ten gelme; anne tarafım da Kafkaslar’dan gelme, onlar Ilgaz’da bir çeşit rastlaşmışlar, daha sonra Ankara’ya yerleşmiş annemin ailesi, hep o yüzden bir ayağımız Ankara’da oldu. Bir de kız kardeşim doğdu sonra, 1977’de, biz üç kardeşiz.

Daha sonra hep dolaştık, bütün Anadolu’yu dolaştık, tam sıralama istiyorsanız: Ankara, Babaeski, Kırklareli, Kars, Kayseri, Malatya, İskenderun ve İstanbul. Böyle bir göçebe tayin hayatı geçirdim üniversiteye kadar. Onun da yazarlığıma çok büyük olumlu etkisi olduğunu düşünüyorum, çeşitli ağızları, diyalektleri, düşünme biçimlerini… hiç istemeden böyle bir doğal laboratuvar, sosyal eğitim oldu. Tabii değişik gırtlaklar, değişik espri biçimleri, vücut dilleri gördüm bir sürü.

1986’da, sonradan İletişim Fakültesi olan İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu’na girdim. Çalışmaya da öğrenciyken başladım, önce amatör olarak, sonra 88’de profesyonel olarak başladım, Oğuz Aral’ın Gırgır dergisinde. 93’te bitirdim okulu.

Leman’da çok çalıştım, yani Gırgır’ı takiben Avni’yi çıkardık yine Oğuz Aral ve aynı ekip, sonrasında ben 92’de Leman’a geçtim ve 2004’e kadar orada çalıştım.

Hayatımda mizah dergisinde çalışmadığım öyle sadece bir buçuk yıllık bir dönem oldu. O sırada Leman’ı terk ettim. Fermuar dergisine yazdım bir sene, o da zaten bir sene çıktı. 2007’den itibaren de Uykusuz. Kısa anlatımı bu galiba.

Akrep burcuyum, Beşiktaşlıyım, 98 doğumlu bir oğlum var, önümüzdeki Mart’ın sonunda da bir kız bekliyoruz. Durumlar böyle…

Günlük hayatınızda nasıl birisiniz? Neler yaparsınız? Biz sizi daha çok sosyal medyadan takip ediyoruz…

Günlük hayatımda, dediğiniz gibi, mutlaka Twitter’a bakıyorum. Yani her gün yaptığım az iş var, onlardan biri oralara bakmak. Gazete, ne olursa olsun, kağıt gazete alırım, her gün iki üç gazete okurum.

Mesela, mutlaka Hürriyet okurum, o bende bir çocukluk alışkanlığı, annemlerden kalma, çıktığı ilk günden beri annemler hep Hürriyet okumuşlar, rahmetli dedem filan, o bende bir huydur.

vo02Dijitalle de pek aranızın olmadığını biliyorum…

Çok yok, yazıları elle yazıyorum, bilgisayarda yazdığım yazı bana aynı hazzı vermiyor. Çok darda kalırsam oturup direkt bilgisayarda yazdığım oldu; ama mesela, son zamanlarda hep Erol’a (Erol Tamer, Bebek Kafası kitabının editörü) fotoğraf çekip yolluyoruz.

Bir de yazdığım bir yazıyı ikinci kez yazarken hiç bana güzel gelmiyor. Her şeyini bozasım geliyor, bir kerede, o saf duyguyla karalamadan yazmaya çalışıyorum. Arada bir oluyor ama az oluyor, o ilk, bir kerede çıkan neyse o kalsın istiyorum aslında.

Ben yıllardır evden bir şeyleri zor atan birisiyim, kitap, dergi, katalog anlamında… onları kesip parçalıyorum, kolajlar yapıyorum. Şirin Soysal’ın posterleri vardı, onların arkalarına yapıştırıyorum onları filan…

Ama Vedat Bey sizin kuşak öyle… Mektup yazılırdı mesela, ama artık insanlar mektup yazmıyor…

Artık ben de yazmıyorum ama çok istiyorum hala mektuplaşmayı da… telgraf mesela, unuttuğumuz bir şey, ne hoş bir şeydi.

Hala, 86 yılının, kestiğim yazılarım filan duruyor. Artık bir noktadan sonra, madem atmamışım, atılmaz hale geliyor, onlarla kendi gazete sayfalarımı yapıyorum evde, poster arkalarına… ve tuhaf bir şekilde, hiçbir para ödemediğim parçalar, evde duranlar yani.

Öyle bir katalog geliyor ki, Sefiller müzikalinin, çok güzel yani görselliği vesairesi, onu n’apacağım, parçalıyorum, kesiyorum, yapıştırıyorum… başka bir şeye dönüşsün istiyorum, onlar bir arada dursunlar… öyle işler.

Başka ne yapıyorum? Arkadaşlarım var, buluşuyoruz, geyik yapıyoruz, bazen iş konuşuyoruz, sanat konuşuyoruz, arada bir sinemaya gidiyorum işte, Şirinle beraber, öyle işler.

Sizi mizaha yönlendiren neydi? Bugünün “mizahçı” olma eğilimindeki gençlerine tavsiyeleriniz, öğütleriniz nelerdir?

Valla genetik olduğunu düşünüyorum, ama anne mi baba mı dersen, ikisi de derim, çünkü babam çok şakacı bir adamdır, çok komik bir adamdır.

Şöyle oldu, hep çok okuyan bir çocuk oldum. Biz abimle sıkıntıdan yazları ansiklopedi okurduk, yani en son artık öyle bir şeye gelirdi, daha roman alışkanlığımız olmadığı zamanlarda… Ben lisede karar verdim, çünkü benim en hayatta zevk aldığım, bir şey okumaktan zevk aldığım zamanlar lise yıllarımın Gırgır dergisi, işte o sarı dergiyi aldığım zaman başka bir aleme gider gelirdim, astral seyahatten daha etkili bir şeydi o, komik adamlar…

Yıllar sonra Ahmet Yılmaz anlatmıştı, çizer dostum, bir adam, bebekleri çizip paraları alıyorsunuz, demiş. O karikatürlere ‘bebek’ diyormuş.

Aslında ne kadar güzel, bebek onlar, yani o çok çocukça da bir dünya, o burunlu adamlar, her şey komik, en acıklı şeylerle bile dalga geçiliyor falan… insanı istemeden eğiten bir durum, benim yeryüzünde en çok çalışmak istediğim iş yeri Gırgır’dı, bir ikincisi de aslında yoktu, Cumhuriyet olabilirdi, Uğur Mumcu hayranlığım vardı.

500 bin tirajı olan bir Gırgır dergisinden bahsediyoruz, bunu da anti parantez belirtelim değil mi?

Evet, 1971-89 arası Gırgır’ından bahsediyoruz, şimdi Gırgır ismiyle çıkıyor ama o değil tabi, aynı şey değil. 450 bin, 500 bin tirajı olan dünyanın üçüncü büyük mizah dergisiydi, hatta “Üçüncü Dünyanın En Büyük Mizah Dergisi”ydi.

Bu kadar seviyor oluşumdan dolayı bir ilgim var sanıyordum, sonra yazdıkça, sıfırdan espriler yazmaya başladım, anladım, hissettim olabileceğini. Bir kısa Çarşaf dönemi geçti, yazılarımı göstermeye gittiğim derginin yazarı oldum aynı gün. Sonra Gırgır’a gittiğimde, Atilla Atalay, o da beni yazılardan tanıyor, işte dedi ki, kısa yazılar getirirsen daha çok şansı olur, dedi. Çok iyi yönlendirdi beni, zaten o bence Türkiye’nin en iyi diyalog yazarı diye düşünüyorum…

Bir karardı o, ama çok da şanslı bir adamım, öyle hani Gırgır her yıl yüz tane yazar alıyor da sınava giriyorsun falan diye bir şey yok, çok az olan bir şey, bana denk geldi. Hep de şanslı oldum. Tahtaya vurayım, valla… Sonrasında profesyonel oldum Gırgır’la, Oğuz Aral’la.

Vedaf_Özdemiroğlu_Bebek_Kafası_KapakGırgır, Leman, Uykusuz… Oğuz Aral’la çalıştığınız dönemden bugüne kadar şöyle bir mizah geçmişimize dönüp baksak, bir değerlendirme yapmanızı istesek neler söylersiniz?

Seyrettiğim maçın içine girdim, öyle bir şey oldu birden bire.

Gırgır’ın en efsane olduğu zaman, 88’de ben başladım. 89’da patronajın, adını anmak istemediğim bir maşası aracılığıyla Gırgır’a bir darbe yapıldı. Oğuz ağabey başta olmak üzere biz toplu halde terk ettik orayı ve Avni’yi çıkardık. Daha bir buçuk yıllık mizahçıyken, hakikaten büyük bir travmaya tanık oldum demeyeceğim, içinde oldum yani. Ama orada söz birliği etmiş gibi kimse Oğuz Aral’ı bırakmadı, satmadı. Ben çömezdim ama bana bile oltalar geldi, hepimize “bırakın onları, Aral kardeşler olmadan da biz yaparız” falan dediler, bir kişi bile onu yapmadı. Kendi aramızda ayrılmalar oldu, zaten Hıbır daha önce ayrılanların çıkarttığı bir şeydi. Pişmiş Kelle oldu, Avni oldu ama kimse o maşaların o şeyine gelmedi, kucağına oturmadı diyeyim. Maşanın maşası olmadık.

Sonra, Avni dergisiyle beraber, Dıgıl ve Fırt’ın devamı olan Fırfır dergileri vardı, üçüne birden çalışıyordum, o kadar zor bir şeydi ki, çok zor yetişiyordum, aklım da daha siyasal bir dergi olan Leman’daydı, oradan arkadaşlarım vardı.

Üç dergiye biraz çalıştığınızda üçüne de tam çalışmıyor gibi görünüyorsunuz, böyle korkunç bir şey, bir yandan da o maaşı vermek için üçünde de çalışmak gerekiyordu. Acımasız gizli kuralları da var bu işlerin.

Sonra ben Leman’ı aradım, ben dedim, hani şey filan… çok seviniriz dediler, daha kendimi ifade edebileceğim bir yerdi, daha sert, nasıl söyleyeyim, sokak mizahı yapan bir yerdi. Sene 1992.

Oğuz Aral’la mesaim toplam dört sene sürdü, ama onun haberi yok, daha uzun aslında benim için onunla mesaim… rahmetle anıyorum, mizahı paketleyip ürün haline sokup hayata dahil ettiği için, bize bir meslek kazandırdığı için…

Yani oğlu Seyit Ali’dir ama hepimiz üzerinde oğlu kadar hakkı var. Ben çizer olmadığım halde benim de mizahımı konuşmalarıyla, sadece benle değil, yancı olup dinlediğim konuşmalarıyla da çok değiştirmiştir. Bir kere, zaten, getirdiği çizgi bütün dünyaya… hani nasıl Türk lokumu var, onun gibi bir şeydir Oğuz Aral çizgisi.

Gırgır’da bir sürü insan onun gibi çizerdi, ama ustalar öyle olur, ekol sahipleri zaten öyle olur.

Oğuz Aral’ın daha steril bir çizgi anlayışı vardı. Bugün Uykusuz’da biraz da fanzine benzeyen, daha bir… kirli çizgiler de yer alabiliyor, o daha bir titizdi.

Ne bileyim, mesela Umut Sarıkaya’yı eminim ki çok severdi Oğuz Aral, espri anlayışını, ama çizgilerine de galiba çok karışırdı, hani, bir daha çiz diyebilirdi yani.

Onun estetik anlayışı çok öndeydi. Bugünün gençliğinin sevdiği kirli tarzları çok da sevmeyen bir adamdı, daha klasikçi bir biçimden yanaydı.

Oğuz Aral’ı takiben Leman’a geldim. Leman da Mehmet Çağçağ, Tuncay Akgün gibi usta isimlerin yönettiği bir dergi. Orada on iki sene çalıştım, ama bu arada Cumhuriyet’e gidip dinozor ekini de çıkardık, 95’ten 98’e kadar filan…

Öküz dergisinde çalıştım. Vedat Bey’in Görkemli Hayatı’nı orada yazdım. Cumhuriyet gazetesine yazdım, önce Yüksel Endeğer adıyla, sonra kendi adımla…

Bir ara reklamcılık sürecim oldu, üç sene kadar, Alametifarika ve Grey’de. Grey’de çok kısa süreli çalıştım ama o da onlarla tam reklamcılığı öğrendiğim döneme denk geldi o kısa süre, bayağı bir iş yaptım.

Söyleşinin tamamı için:

TÜRKİYE’NİN EN ÇOK OKUNAN TABLET DERGİSİNİ ÜCRETSİZ OLARAK

iPAD’İNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

 available-on-the-app-store

ANDROİD TABANLI TABLETİNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
Get-it-on-Google-Play