‘Seksenlerin Sekiz Filmi’ Ali Arıkan yazdı

Pazar, 30 Eylül 2012 14:19

Bu hafta Dipnot Tablet’in sekseninci sayısının yayınlanacağını öğrendiğimde iki nedenden dolayı çok sevindim. Birincisi, seksen sayıyı geride bırakmış olmak gurur verici bir başarı. Derginin en son dijital “tirajına” tam olarak hâkim değilim ama geçenlerde Cüneyt bir sayının yüz bin kişi tarafından indirildiğini yazmıştı ki çok iyi bir rakam bu. Ayrıca şunun şurasında yüzüncü sayıyı da ufukta görmeye başladık; o da heyecan verici tabii.

Sevinmemin ikinci sebebiyse, bu hafta ne yazayım bir türlü karar veremiyordum. Mesela Fetih 1453 veya The Dark Knight Rises’da olduğu gibi, dergi yönetimi veya okurlardan özel bir istek gelmezse vizyona girmiş filmlerle ilgili bir hafta sonra eleştiri yazmayı mantıksız buluyorum. Zaten gösterilen bir filmi çıkış noktası olarak kullanıp veya belli detaylarını mercek altına alıp yazılan tartışmalar farklı tabii, ama iki haftadır vizyonda olan filmin bir aktüalite dergisine salt eleştirisini yazmak hoşuma gitmiyor benim. Emmy ödülleriyle ilgili de yazmak istemedim çünkü sinema yazarıyım ne de olsa, televizyonla ilgilensem de onu köşemde bir çeşni olarak kullanmam daha doğru.

İki tane daha konu vardı ama bunların da Türk okurlarının dikkatini çekip çekmeyeceğine dair şüpheliydim. Bunlardan birincisi ABD’nin Austin şehrindeki “janr” filmleri (“genre films” kavramına adamakıllı bir Türkçe deyim bulmak lazım bu arada) festivali Fantastic Fest’te geçen Cumartesi gerçekleşen “münazaraydı.” Festivaldeki “Fantastic Debates” isimli münazaralarda, daha önceden arası limoni olan film dünyasından iki kişi, en önce sözlü olarak tartışırlar, sonra da boks eldivenlerini giyip ringde yumruklaşırlar (Ahmet Hakan’ın programı da böyle olsaydı kesin izlerdim). Genelde şakayla karışık Sadri Alışık havasında geçen bu atışmaların bu sene en fazla ses getireni Badassdigest’in baş film eleştirmeni Devin Faraci ve Brooklyn bazlı (ve ülkemizde pek bilinmeyen, düşük bütçe ve emprovizasyona dayalı) Mumblecore hareketinin önderi kabul edilen yönetmen Joe Swanberg’ün kavgasıydı. Devin uzun yıllardır arkadaşımdır, yazılarını da severim. Swanberg’leyse uzaktan bir tanışıklığımız; zaten filmleri de dandiktir (zaten Mumblecore bir şeye benzemez). Neyse, lafı fazla uzatmayayım, Swanberg, Devin’i ringde evire çevire dövdü. Bu da eleştirmenler ve konuyla ilgilenenler arasında son birkaç gündür çok konuşuluyor. Diğer konuysa New York Press’in film eleştirmeni Armond White’ın, içinde Paul Thomas Anderson’la Paul WS Anderson’ı mukayese eden akıllara zarar Resident Evil: Retribution eleştirisiydi. İçinde George Orwell’in “İngiliz Dili ve Politika” isimli denemesinde bahsettiği her hatayı bulunduran bu yazı, içerik olarak da başarısızdı (Orwell’in denemesinin Türkçesi’ni buldum, 1977’de Prof. Dr. Ahmet E. Uysal çevirmiş ama ekte de görebileceğiniz gibi tercümesinin değil aslının okunması gereken bir yazıdır bu: http://karsilastirmaliedebiyat.blogspot.com/2009/03/ingiliz-dili-ve-politika-1.html). Bu iki olayla da ilgili söyleyeceğim çok şey var ama özel ilgi gerektiren konular oldukları için, onları IndieWire ve Chicago Sun-Times’a yazmayı tercih ettim (ilgilenenler Twitter’dan takip edebilir; iki yazı da bu hafta sonuna kadar çıkacak).

İşte tüm bu sebeplerden dolayı kara kara düşünüyordum ki Ece “Ececik” Esmer’den sekseninci sayıyla ilgili mail geldi ve ben de rahatladım. Sadece başlığı tekerleme gibi olacağından “Seksenlerin En Seksi Sekiz Sekansı” gibi bir yazı yazma isteğini çabucak yendim ve modern zamanların o en bencil on yılının ruhunu en iyi temsil eden sekiz filmle ilgili bir yazı yazmaya karar verdim (aman dikkat, seksenlerin en iyileri değil). Ve işte seksenleri özetleyen o sekiz film.

Top Gun
Geçen ay, nispeten genç yaşta Hakkın rahmetine kavuşan yönetmen Tony Scott’un sadece Hollywood sinemasında değil, Amerikan kültüründe de en büyük yer eden filmi şüphesiz Top Gun’dır. Yapımcılar Don Simpson ve Jerry Bruckheimer’ın kendilerine has bakış açılarının da tavan yaptığı yıllar seksenler zaten. Don Simpson, Colombia’nın gayri safi milli hasılasını ikiye katlayacak kadar kokainden dolayı öldükten sonra işe yalnız başına devam eden Bruckheimer da hala bu zihniyeti yaşatmaya devam ediyor. Top Gun’ın özelliği, sadece ABD’nin jingoizmi ve Eisenhower’ın başkanlıktan ayrılırken dikkat edilmesinin altını çizdiği ülkenin Askeri-Endüstriyel yapılanmasının mükemmel bir dışavurumu olması değildir. Film biçimsel olarak da reklam ve müzik klibi estetiğine, yetmişlerin uzun planlı akımına karşı daha yakındır. Ayrıca homoerotik aksiyon filmi furyasının da gökkuşağı renkli sancağını sallandırmaktan da geri kalmaz film.

Wall Street
“Greed is good,” diye salık verir Wall Street’te Gordon Gecko: “Açgözlülük iyidir.” Hem vicdansız hem de ahlaksız bir şirket avcısı olan Gecko’nun (Michael Douglas) kanatlarının altına giren yeni yetme borsacı Bud Fox da (Charlie Sheen) bu mantranın getireceği gösterişli dünyanın şehvetine kapılır. Fakat Faust’tan da öğrendiğimiz gibi bu gibi paktların sonu hiçbir zaman iyi olmaz. Reaganomics çağını gayet güzelce gözler önüne serer film. (Başka bir Wall Street filmi olan Working Girl daha da ileri giderek Amerikan finansal sistemini fuhuşla bir tutar) Ve bir türlü içinden çıkamadığımız şu ekonomik krizin de temellerinin neye dayandığını gösterir. Çünkü her yükselişin bir de inişi vardır.

Rain Man
Out of Africa, Terms of Endearment, A Passage To India vs gibi suya sabuna dokunmayan ve ortak paydada buluşan filmler de politik olmayı anarşist olmakla bir tutan seksenlerin olmazsa olmazlarındandır. Bunların arasında en öne çıkansa kesinlikle Barry Levinson’ın en iyi film Oscar’ını da kazanan 1988 yapımı filmi Rain Man. Filmde gerçekten de süper bir performans vardır olmasına ama o rol kesen Dustin Hoffman değil Tom Cruise’dur şüphesiz. Ama onun dışında filmdeki banallik ve tatlandırıcı kıvamındaki duygu sömürüsü oldum olası sinir eder beni. Filmi bir Cumartesi akşamı annem ve babamla Ankara’daki Talip sinemasında izlemiştim. Artık sıkıntıdan mı bilmem ama burnum kanamıştı. Böyle detayları sizle paylaşmazsam kimle paylaşacağım?

A Nightmare on Elm Street
Wes Craven’ın filmi seksenlerin en iyi korku filmi değildir ama tarzını en fazla etkileyen filmdir. Bir kere Freddie Krueger bir kültürel ikona olmuştur bu filmle (ilk filmde Freddie diğer filmlere göre çok daha korkunç bir canavardır). Aynı şekilde zırt pırt çıkan devam filmleri, 13. Cuma veya Halloween gibi film serileri tarafından da kopyalanmıştır. A Nightmare on Elm Street’in mitolojisi, sadece korku hayranlarına değil tüm sinemaya mal olmuş kapitalist bir başarı öyküsüdür.

The Breakfast Club
John Hughes seksenlerde tam anlamıyla bir ekoldü. “Gençlik filmi” denildiğinde akla gelen Sixteen Candles, Weird Science ve Ferris Bueller’s Day Off gibi filmlerin hepsinde imzası olan yazar-yönetmenin en iyi filmiyse The Breakfast Club’dır. Yaptıkları çeşitli muzırlıktan dolayı bir Cumartesi gününü ceza olarak okulda geçirmek zorunda kalan birbirinden farklı beş lise öğrencisinin hikayesi yıllar geçse de tazeliğini koruyor. Ve herhalde seksenlerin de en iyi son karelerinden birine sahip.

Predator-Platoon
Vietnam Savaşı’nın 1973’te bitmesine rağmen etkileri seksenlerde hala devam ediyordu. Bu sebepten de savaş, özellikle Vietnam filmleri sıklıkla ekranlara gelirdi. (Bir karşılaştırma yapmak gerekirse, Irak ve Afganistan Savaşlarıyla ilgili film sayısı nispeten daha az ve olanlar da genel olarak savaşı arka planda kullanıyorlar) İşte ilk bakışta aslında farklı gibi görünen Predator ve Platoon’un da benzer tarafları çok daha fazladır. Predator’daki uzaylı avcı canavarla dişediş kapışan Arnold Schwarzenegger’in mücadelesi aslında bir Vietnam analojisidir. Sadece burada Schwarzenegger, Vietnam’ı temsil eder. Platoon’daysa açık açık bu savaşın ne kadar yıkıcı bir kavga olduğu vurgulanır. Sinematekim olsa, iki film birden program yapardım.

Ghostbusters
Amerika’daki NBC televizyonunda yayınlanan Saturday Night Live skeç programı ve Chicago’daki The Second City komedi kulübü hem televizyon hem de sinemaya pek çok oyuncu, yazar ve yönetmen kazandırmışlardır. Dan Aykroyd, Bill Murray ve Harold Ramis, yani hayalet avcılarının çekirdek kadrosu da bu iki kutsal kurumun mezunlarındandır. Aykroyd ve Ramis’in birlikte yazdıkları film komik olmakla birlikte, doğaüstü temalı filmlerin ve komediyle aksiyonun harmanlanmasının gişede ne kadar para getirebileceğini de ispatlamıştır. Bir de seksenlerin gayrı resmi “soundtrack’ine” bir şarkı katmıştır ki o da az buz bir başarı değil…

Rocky 4-Rambo 3
Seksenli yılların en büyük yıldızı tabii ki Arnold Schwarzenegger’di ama ikinci yıldızı da kesinlikle Sylvester Stallone’du. Tabii aktörleri takım tutar gibi tutmak saçma (estağfurullah) ama ben her zaman SChwarzenegger’i tercih ederdim. Sebebi de hem adamın kendisi sempatikti hem de filmleri Stallone’unkilerden daha eğlenceliydi.

Onun yanında Stallone’un filmlerindeki mesaj kaygısı her zaman çok bariz olmuştur. Rocky 4 ve Rambo 3’de de durum böyledir. Rocky 4’te Ivan Drago’yla maç yapma kisvesi altında Sovyetler Birliği’ne girişen Stallone, Rambo 3’te de tek başına Afganistan’ı Sovyet işgalinden kurtarır. Aslında bu filmler Ronald Reagan’ın Sovyet siyasetinin genel hatlarının iki yönünü temsil eder. Göreve geldikten bir süre sonra Sovyetler Birliğini “Şeytani İmparatorluk” ilan eden ve selefi Jimmy Carter’a göre çok daha yırtıcı bir dış politika izleyen Reagan, Soğuk Savaşı kazanmayı kafaya koymuştu. Fakat Glasnost ve Perestroika süresindeki yakınlaşmadan da yine Gorbaçov’la birlikte o sorumluydu. Zaten Rocky 4’ün sounda, ona birden hayran olmuş Moskova’lılara “ben bile değişirsem herkes de değişir” diye bağıran Rocky de buzların erimesini savunuyordu.

Küçük bir not: Daha sonra değiştirdiler ama Rambo 3’ün orijinal sonunda filmin Afganistan’daki cesur Mücahit savaşçılara ithaf edildiği yazısı çıkardı. Bıldır yediğin hurmalar…

Ali Arıkan

Tags