Paris’in isyankar çocuğu ‘LE MARAIS’

Salı, 14 Temmuz 2015 15:20

Yıllar önce, Paris’te bir kafedeyim. Bu, Paris’e ilk gidişim…Minicik yuvarlak masaların neredeyse hepsi dolu. Daha çok çiftler var. Benim dışımda kimse etraftaki masalarla ilgilenmiyor, herkes kendi aleminde. Bense ilk kez evine gittiğim birini daha iyi tanımak için ipucu ararcasına gözlemliyorum onları. Derken fark ediyorum ki hangi yaşta olursa olsun erkekler kadınların ellerini tutmuş ya da onların gözlerinin içine bakıyor. Bizde olsa ancak anneanne, babaanne ya da hanım teyze diye muamele görecek yaşta olan kadınlar orada hala “kadın” kimliğini koruyor. Takip eden günlerde, hatta yıllarda, Paris’e gittiğimde hep aynı şeyi gözlemliyorum. İşte o zaman, buraya neden “aşk şehri” dendiğini anlıyorum. Aşk burada bizde olduğu gibi kırk yılda bir yenilen, bazılarının ise ömür boyu tadamadığı lüks bir yemek değil; peynir ekmek gibi günlük hayatlarının içinde… Ölene kadar da terk etmiyor onları. Paris denince aklıma ilk gelen işte bu…

Oysa Eyfel kulesi, Şanzelise (Champs Ellysee), Louvre, Sacre Coeur gibi dünyaca ünlü yıldızları var Paris’in. Gelin,  başka bir yazıda geri dönmek üzere, bu yıldızları şimdilik bir kenara kaldıralım. Sizi, bu şehirde en sevdiğim semte götüreyim. Hadi…

Mariage Freres2Gideceğimiz semtin adı “Le Marais”. Şehrin üçüncü ve dördüncü bölgesinde. Metroda “St Paul” durağında inmeniz gerekiyor. Sonrası kolay. Güzel kafeler, sanat galerileri, barok evler, butikler ve enteresan dükkanlarla dolu  sokakları, yürüyerek keşfetmemiz için bizi bekliyor. İnanması güç ama buralar 12. yüzyıla kadar bataklıkmış. 1600’lü yıllardan itibaren çehresi değişmeye başlamış Le Marais’nin. Bu dönemde yapılan “Place des Vosges’i” yürüyüşünüz sırasında göreceksiniz. Paris’te inşa edilmiş en eski meydan olan Place de Vosges’de  ünlü yazar Victor Hugo’nun bir dönem yaşadığı ev de yer alıyor.

13. yüzyıldan beri burada bulunan “Musevi Bölgesinin” merkezi “Rue de Roussier”. Burada ve çevre sokaklarda minik pastaneler, fırınlar, falafel satan geleneksel dükkanlar, hip butiklerle yan yana. Le Marais’de özellikle Rue Vieille du Temple, Rue Ste-Croix-de-la-Bretonnerie ve Rue du Temple “gay” bölgesi olarak tanımlanıyor. Söylenen o ki, günümüzde Le Marais sakinleri Bobo’lar, yani bohem burjuvalar. Değişik kültürlerden gelen, yaşam standardı yüksek bir kesim bu… Ayrıca çok sayıda sanatçı da burada yaşıyor.

Le Marais’nin iç içe geçmiş daracık sokakları, Avrupa’nın herhangi bir yerinde olduğunuz izlenimini veren, global zincir mağazaların yer aldığı büyük caddelerle komşu… Özgün Paris, globalizasyona karşı! Bu haliyle Marais, ufacık boyuna bakmadan iri kıyım abisine kafa tutan isyankar bir çocuğu hatırlatıyor bana. Paris’i Paris yapan da bu değil mi?

İsterseniz, tabelaları takip ederek Picasso Müzesi’ne gidebiliriz. Pablo Picasso’nun değişik dönemlerine ait eserleri kronolojik bir sırayla gezmek mümkün bu müzede. Böylelikle, Picasso’nun çizgilerindeki dönüşümü izleyebiliyorsunuz. Müze, sanatçının 1901’de yaptığı kendi portresiyle başlıyor ve 1971’de yaptığı the “Old man seated” adlı eserle sonlanıyor. Sanatçının ünlü eserlerinden olan, ilk eşi Olga’yı resimlediği “Olga dans un fauteuil” adlı eser de bu müzede yer alıyor.

Acıktıysanız, bir mola verelim. Buradaki kafelerde bir şeyler atıştırabiliriz. Rose Bakery bunlardan birisi…  Dondurma seviyorsanız, aman unutmayın, Pozetta’ya da bir uğrayalım. Eğer gerçek bir Fransız brasserie’sinde güzel bir öğle yemeği yemek istiyorsanız ve biraz yürümeyi göze alırsanız size Bastille’deki Bofinger’i öneriyorum. (http://www.bofingerparis.com)

Hazırlayan: ZEYNEP NEFESOĞLU GÜLDER

Yazının devamı ve Dipnot Tablet’in 225. sayısını indirmek için:

TÜRKİYE’NİN EN ÇOK OKUNAN TABLET DERGİSİNİ ÜCRETSİZ OLARAK

iPAD’İNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

 available-on-the-app-store

ANDROİD TABANLI TABLETİNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
Get-it-on-Google-Play