Oynatmaya Az Kaldı Doktorum Nerede? Cüneyt Özdemir yazdı

Cumartesi, 14 Eylül 2013 14:52

trafik_800049767Bu satırları sizlere 2 saattir esir düştüğüm İstanbul trafiğinden yazıyorum. Tem’den İkinci köprüye çıkmaya çabalıyoruz. Dile kolay tam iki saattir yoldayız. Çirkin Toki binalarıanı, o binaların eteklerindeki tepelere oturup geçen arabaları izleyen insanları, arabaların içindeki bezgin şoförleri, konuşacak tüm konuları bitirmiş sıkılgan çiftleri ve radyodaki pek çok programı dinledim. Bir ara dünyada eşi benzeri bulunmayan Trafik radyosuna bile takıldım. Vatandaş gazeteciliği üzerine şahane bir örnek. Yapacak pek bir şey kalmadı. Her yüz meterede bir konuşlanan su satıcılarını, muz satan bir adamı, göğsüne ‘fındık’ yazan ellerini havaya kaldırıp fındıkları gelen geçene gösteren genci, hepsini geride bıraktık. 

Sanki arkamızda büyük bir felaket beklentisi var ve bütün şehir kaçmaya çalışıyor. Kimse kornaya basmadan sabırla yürüyerek daha hızlı gidebileceğiniz bir trafiğin akmasını arabalarında tevekkül ile bekliyor.

‘Nedir bu trafik?’ diye soruyorum , nedeni üzerine tek bir cevap yok.

Kimse bilmiyor.

Bugün öyle işte..

İstanbul’un canı öyle istemiş, bir yolda kaza olmuş, biri intihar etmeye kalkmış ve şehir tümden kilitlenmiş durumda.

İstanbul’u terk etmek için bile şu trafik yolculuğu dört dörtlük bir gerekçe olabilir. Oysa biliyorum, biliyorsunuz olmayacak. Kaçış yok!

Yarın da, öbür gün de yine aynı trafiğin içinde benzer sinir krizleri ve sonrasında çaresizliğin getirdiği bir yenilmişlik duygusu ile böyle bekleyip duracağız.

İstanbul insanı kendine benzetiyor ne yazık ki…

Zamanın son derece ağır aktığı ve kimsenin bu akışa itiraz etmediği bir derviş tevekkülüyle yola çıkıp evlerimizden işlerimize ,işlerimizden evlerimize dönmeye çabalayıp duracağız. Çalıştığım televizyon kanalı ile evim arasındaki mesafenin 40 kilometre olduğunu inanın düne kadar bilmiyordum. İlk duyduğumda da inanamadım. Oysa her ikisi de teoride  ya da harita üzerinde İstanbul’un merkezi sayılabilecek yerlerde ama aradaki bir boğaz köprüsünü saymazsanız dile kolay hergün nerede ise başka bir ile çalışmaya gider gibi yol yapıyormuşum.

Benzer bir araba yoğunluğunu sanırım bir tek Los Angeles’da görmüşlüğüm var. Ancak bir kaç farklı. İlki orada otobanlar öyle kurgulanmış ki yoğun saatler dışında çok ciddi bir sıkışıklığı hissetmiyorsunuz. İkincisi mesafeler çok daha uzun.

Peki nasıl oluyor da böylesine çıldırtıcı bir trafiğe tahammül etmeyi başarıyoruz.

Yeşil yandığında trafik lambalarında yarım saniye bile beklemeye tahammülü olmayan bir millet nasıl oluyor da böylesine çıldırtıcı bir trafiğin içinde günlük yaşamına devam ediyor. İnsanlar sinir krizleri geçirip birbirlerini öldürmüyor, çıldırıp arabaları yakmıyor, topluca isyan etmiyor.

Ateistler biliyorsa lütfen asıl bunun sebebini de açıklasın!

İstanbul’un son yıllarda görülmeyen en büyük sorunlarından bir tanesi sanırım bu trafik meselesi. Toplu taşımanın geliştirilemememsi, şehir planlamacıların bankacı olmasının veya   ‘saldım çayıra mevlam kayıra’ mantığı ile şehir yönetilmesinin  sonucunu hep beraber hayatlarımızdan çalınmış, sevdiklerimize ayıracağımız zamanları yolda bekleyerek ödüyoruz.

Önümüzde yerel seçimler var.

İStanbul Belediye Başkanlığına adaylıklarını koyacak siyasetçilere benim ilk sorum bu olacak.

‘Onu bunu boşver İstanbul trafiğini nasıl çözeceksin arkadaş, anlat bakalım şu projeni?’ diye soracağım.

Siz de gerek İstanbul’da gerekse yaşadığınız şehirlerde bu sorunun cevabına iyi bakın. İnsanın hayat kalitesi biraz da böyle basit sorulara verilen cevaplardan geçiyor.

Bu arada bir seyyar satıcı sıkıştığımız tarfikte ok satıyor.

Var mı isteyen!

App. Store’dan iPad ve iPhone’nunuza indirmek için TIKLAYINIZ