Dipnot Tablet Sinema Yazarı Ali Arıkan Oscar’ın “En”leri yazdı

Pazar, 24 Şubat 2013 11:44

Oscar statuettes for the annual Academy AwardsBu sene seksen beşincisi düzenlenecek olan Oscar’larda sona yaklaştık. Pazar gecesi Seth MacFarlane’in sunuculuğunda Hollywood’da gerçekleşecek ve dünyanın dört bir yanında aynı anda yayınlanacak törende, sinemanın en büyük ödüllerinin kime gideceğini öğreneceğiz.

Oscar törenlerinin en sönüğü bile çok eğlenceli geçer. Seremoninin kalitesi zaten o kadar önemli değil. Ne de olsa küçük bir grup insanın, birbirlerine “aslansın, kaplansın” anlamına gelen kel bir adam heykelciği dağıttığı bir törenden bahsediyoruz. Yani sonuçları pek fazla kafaya takmayıp, küçük anların tadını çıkarmaya, keyif almaya bakmak en iyisi. Zaten tahminlerimi hem Dipnot hem de IndieWire’da yaptım; onun için bu senenin Oscar’larıyla ilgili son yazımda olayın gırgırına bakayım dedim.

İşte Oscar’ın En’leri:

En Komik An: 1974’teki Oscar töreninde David Niven tam Elizabeth Taylor’ı sahneye çağıracakken, arkasında beliren ve sahnenin bir ucundan öbür ucuna koşan anadan doğma çıplak adam. Ve tabii ki Niven’ın sonrasında verdiği cevap: “Ne kadar ilginç değil mi? Adam, insanları hayatında tek bir kez güldürebilecek ve o da çırılçıplak soyunup eksik taraflarını göstererek olacak.” (Çeviri de yamuluyor espiri, tabii)

En Duygusal An: 1952’de siyasi görüşlerinden dolayı neredeyse kara listeye alınıp, ABD’ye girişi engellenen Charlie Chaplin’in, yirmi yıl sonra Hollywood’a dönüşü ve “sinemanın 20. Yüzyılın sanatı olması için gösterdiği hesap bile edilemez katkısından dolayı” Şeref Oscar’ı kazanması.

En Bariz Sadece Zamanı Geldiği İçin İyi Aktöre Kötü Performansı İçin Ödül Verme: Akademi üyeleri, başrol oyunculuk ödüllerini verirken, nüanslı performanslardan çok, hastalıklı ve sorunlu karakterleri veya yaşayan insanları tercih eder. Çünkü bu tip karakterler, rol kesmek için birebirdir. Aktör, oyunculuğunu ve çizdiği portreyi ne kadar abartırsa, birçok kişinin gözünde o kadar prim yapar. Sadece son iki seneye baktığımızda bile bunu görebiliriz. Jeff Bridges, bir alkoliği oynar: Oscar kazanır. Sean Penn, Harvey Milk’i oynar: Oscar kazanır (ilk Oscar’ını da kızı öldürülen eski bir suçlu rolüyle almıştı). Daniel Day-Lewis, John Huston’ı andıran manyak bir petrol baronunu oynar: Oscar kazanır.

Al Pacino da 1993 yılında, Scent of a Woman’da (Kadın Kokusu) intihar etmeyi kafaya koymuş, kör bir emekli subayı oynar: Oscar kazanır. O araba kullandığı sahneyi bırakıyorum (ki kötüdür). Tango sahnesini de geçiyorum (ki über-kötüdür). Hayır, Pacino’nun, belki de tüm kariyerinde en çok rol kestiği sahne, filmin sonunda gelir. “If I were the man I was five years ago, I’d take a FLAMETHROWER to this place!” Aman, aman, aman.

Bu Al Pacino ki The Godfather’da idealist bir gazinin, mafyada yükselirken ahlaki olarak nasıl çöktüğünü bir ebru gibi işler. Bu Al Pacino ki, Dog Day Afternoon’da romantik çaresizliğe vücut verir (“Attica! Attica!”). Bu Al Pacino ki Serpico’da, New York polis teşkilatının mafyayla olan ilişkilerini ortaya çıkarırken ruhunu kaybetmemeye çalışan polisin portresini keskin bir gözlemle çizer. Ama bu ince performansların hiçbiri Pacino’ya Oscar’ı getirmez. Tam tersine, sinemanın efsanelerinden Pacino, ödülü koyun gibi boş gözlerle bakıp, ikide bir “HOO-AH” dediği Scent of a Woman ile alır. Fiyasko değildir de nedir bu?

En Uyduruk Trend Yaratma Çabası: 2009’daki Oscar’larda, sunucu Hugh Jackman’la birlikte Beyonce, Zac Effron ve bilumum oyuncunun, “müzikal türünün geri dönüşü” kutladıkları potpuri. Buna benzer bir “müjde” bu seneki törende de olacak. 2008’de vizyona girmiş müzikal sayısını bırakın, son on yıl içinde yapılan müzikalleri toplasanız iki elin parmaklarını geçmez, o ayrı.

En İyi Oscar Konuşması: Tabii şimdiye kadar neredeyse bin tane ödül verildiğini düşünürsek, bunların arasından en iyi konuşmayı seçmek çok zor. Cher’in 1989’da Moonstruck’daki performansı için kazandığı En İyi Kadın Oyuncu ödülünü aldığında yaptığı konuşmayı, incelik ve zarifliği için severim. Emma Thompson, 1996’da Sense and Sensibility ile En İyi Uyarlama Senaryo Oscar’ını kazandı. “Buraya gelmeden Jane Austen’in mezarına gittim. Hem hürmetlerimi ilettim hem de filmin ne kadar gişe yaptığını söyledim” diye başladığı konuşması da süperdir. Ama herhalde en iyisi, 1971’de Jane Fonda’nın Klute’un başrolündeki performansıyla kazandığı En İyi Kadın Oyuncu ödül konuşmasıydı. Vietnam Savaşı karşıtlığını ne insanların gözüne soktu ne de hasıraltı etti. “Çok teşekkür ederim. Hem Akademi’ye hem de beni alkışlayanlara. Söyleyecek çok şey var ama ben bu gece söylemeyeceğim. Sadece hepinize çok teşekkür ederim.” Basit ve zarif.

En “Eurotrash” An: Yahudi Soykırımı’nı naif olayım derken sakarin ve ortalama bir şekilde anlatan Hayat Güzeldir en iyi yabancı film Oscar’ını kazanınca, Roberto Benigni koltukların üstüne çımış, Cheshire kedisi gibi sırıtmış, türlü şaklabanlıklar yapmıştı. Herhalde tüm dünyanın olmasa da Hollywood’un önemli oyuncularının nefretini o anda kazandı.

En Büyük Fiyasko: Sinema tarihinin en iyi yönetmenlerinden Alfred Hitchcock beş kere Oscar’a aday olur. Beşinde de kazanamaz. Evet, tüm zamanların en iyi yönetmenlerinden biri; hatta bazılarına göre en iyi yönetmeni bir tane bile Oscar alamaz (Irving G. Thalberg ödülünü saymıyorum). Vertigo, The Birds ve Marnie gibi başyapıtları için aday bile gösterilmez. “Christopher Nolan nasıl en iyi yönetmen adayı olamaz” diye krizlere girenler, biraz da bunu düşünsünler. (Tabii bir de 1942’de on dördüncüsü yapılan Akademi ödül töreninde Citizen Kane’in en iyi film Oscar’ını kaybetmesi var. Buna da diyecek bir şey bulamıyorum.)

Sağırlığın Daniskasının En Büyük Örneği: Sinema tarihinin en iyi bestecileri deyince akla kimler gelir? Liste uzun. Bernard Hermann (Citizen Kane, Psycho, Taxi Driver). Elmer Bernstein (The Magnificent Seven, The Great Escape, Airplane!). Sonra, Maurice Jarre (Lawrence of Arabia, Dr. Zhivago, Witness). Tabii ki, John Williams (bestecinin yeni Star Wars filmlerindeki rolünü New York Times’ın eski film eleştirmeni, şu anda da New York Magazine’in baş televizyon eleştirmenliğini yapan can dostum Matt Zoller Seitz’le tartıştığımız yazımıza buradan ulaşabilirsiniz.

Ama bu listenin hem en nevi şahsına münhasırı, hem de en fazla haksızlık göreni kimdir? Şüphesiz ki Ennio Morricone.
Dolar trilojisi olarak da bilinen A Fistful of Dollars (Bir Avuç Dolar), For a Few Dollars More (Birkaç Dolar İçin), The Good, the Bad and the Ugly (İyi, Kötü, Çirkin) için yaptığı proto-revizyonist Western müziklerini Akademi kaale bile almaz.

Hollywood’da çalışmaya başladıktan sonraysa toplam beş kere Oscar’a aday gösterilir Morricone. Ama 1979’da Terrence Malick’in başyapıtı Days of Heaven için bestelediği lirik eser yerine, Oscar’ı Giorgio Moroder’ın Midnight Express (Geceyarısı Ekspresi) müziği kazanır. 1987’deyse ödül, Morricone’nin The Mission müziklerine değil, Round Midnight’taki çalışmasıyla Herbie Hancock’a gider. Bu kararları, Akademi üyelerinin bir anlık sağırlıklarına bağlıyorum.

The Mission’dan Gabriel’s Oboe:

Days of Heaven’ın film müziğinden aynı adlı beste (Criterion’ın şahane DVD kapağına da dikkatinizi çekerim):

En Güzel Şınav: 1991 yılında, ilk filminden tam 42 yıl sonra, Jack Palance ilk ve tek Oscar’ını City Slickers filmindeki rolüyle kazandı. O yılki törenin sunucusu, City Slickers’ın hem başrolünü oynayan hem de yapımcılığını yapan Billy Crystal’dı (ki geçen seneyi saymazsak Cryustal en sevdiğim Oscar sunucusudur). Palance, en önce Crystal’a biraz takıldı sonra da hala dinçte olduğunu göstermek için tek koluyla sahnede şınav çekti.

En Kötü En İyi Film: 2005 Eylülünde Toronto Film Festivaline bir film ve bir aktör damgasını vurur: Brokeback Mountain ve müthiş performansıyla Heath Ledger. O zamana kadar göz lokumu bir genç Hollywood yıldızı olarak görülen Ledger’ın, sessiz, içine kapanık, acı dolu oyunculuğu, festivalde bir şok etkisi yaratır. Yönetmen Ang Lee’nin pastoral bir tablo gibi göz nuruyla çektiği Wyoming’in dağları, ormanları, ovaları, karakterlerin yıllar boyunca herkesten sakladıkları yasak aşklarıyla mükemmel bir zıtlık sergiler. Gustavo Santaolalla’nın iç parçalayıcı gitar konçertoları (ve şu anda saymayacağım birçok farklı detay), filmin, 21. Yüzyılın ilk on yılının en iyileri arasına girmesi için yeter de artar bile.

2006 Oscar sezonunda da film, aylar boyunca büyük ödülün en güçlü adayıydı. Fakat Paul Haggis’in tam anlamıyla iğrenç filmi Crash için öylesine bir kampanya yapıldı ki, en sonunda en iyi film Oscar’ını o kazandı. En İyi Aktör ödülünü de Heath Ledger değil, Capote’deki “miymiymiy” oyunculuğuyla Philip Seymour Hoffman aldı.
“Crash” gibi felaket olmasalar da, The King’s Speech ve The Artist’in de en iyi film Oscar’ını almaları, bünyemde hemen hemen aynı etkiyi yarattı.

Brokeback Mountain’ın son sahnesi:

Ali Arıkan