Oscar’da Son Durum

Pazartesi, 28 Kasım 2016 16:52

Hazırlayan: Ali Arıkan

Oscar ödülleri sezonu normalde Toronto/Telluride/Venedik festivalleriyle başlar. Üçü de Ağustos’un sonu, Eylül’ün başı gibi “prestij” filmleri lakabını verdiğimiz eserlerin seyirci, eleştirmen ve hepsinden de önemlisi endüstriyle buluştuğu yerlerdir. Yine de, oraya gelene kadar belli filmler konuşulur, hangi filmin öne çıktığı, hangisinin biraz geriye düştüğü yavaş yavaş belli olmuştur. Bu seneyse biraz farklı. Arada sırada öyle bir yıl olur ki ne tek bir film öne çıkar. Ne de birkaç yapım “işte bunlar yarışacak” diye kendilerinden konuşturur. İşte bu yıl da öyle. Kimsenin bir türlü heyecanlanmadığı ve ödül sezonunun tek heyecanın da aslında bu monotonluk olduğu paradoksumsu bir yıl bu.
Daha Oscar’a çok var tabii. Oscar tahminleri için de hala erken. Ama hangi filmlerin şanslarının arttığı, hangi yönetmenlerin yıldızlarının parladığı, hangi oyuncuların daha fazla konuşulduğunu araştırmak için çok da erken değil. Yavaş yavaş taşlar yerine oturmaya başladı. Oscar ödülleri kaliteden çok algı ve kampanya üzerine kurulu. Ama bir buçuk ay kadar öncesine nazaran, tahminler için daha iyi bir yerdeyiz. En azından adaylarla ilgili akıllıca spekülasyon yapabiliriz.
Her yıl Oscar sezonu başlarken altını çizdiğim gibi, İstanbul’da oturarak, Oscarlar’la ilgili spekülasyon yapmaya çalışanlara güvenmeyeceksiniz. Bir kere tahminle temenni her zaman birbirine karışır burada; sonra endüstri ve lisan bilgisizliği insanların önüne set çeker; genel olarak ödül sezonunun nasıl geliştiğini anlayamamak da tüm bu saçmalığı perçinler. Böyle üstün körü bir anlayışa karşı, Los Angeles’ta değilseniz ne yapabilirsiniz? Bir dedektif gibi çalışıp, irtibatta olduklarınız ve arkadaşlarınızından faydalanıp konuyu ciddiye almak lazım. Üstünde düşünülmesi gereken bir olay bu yani; öyle kafadan atmayla olmaz. Tabii bunun yanında filmleri de izlemek şart. Daha Oscarlık filmlerin tümü vizyona girmedi ama burada da yaklaşım şöyle olmalı: kimin zamanı geldi, hangi yönetmenin yıldızı yükseliyor, rüzgar hangi filme doğru esiyor vb.
En iyi film maratonunda hangi filmler öne çıkıyor? Birincisi “La La Land.” La La Land:
Pek bir sevilen, yere göğe sığdırılamayan ama aslında bir şeye benzemeyen Whiplash’in yönetmeni Damien Chazelle’in yeni filmi, ismini Los Angeles’tan alan ve (doğal olarak) orada geçen bir müzikal. Başrollerdeyse Ryan Gosling ve Emma Stone var. Gosling, kasvetli barlarda jazz yapan bir müzisyeni, Stone’sa oyuncu olmayı kafaya takmış bir garsonu oynuyor. Tanışıp aşık oluyorlar ama başarılı oldukça aralarında sorunlar çıkmaya başlıyor. Müzikallerden öyle çok “orijinal” bir konu beklemek saçma. Ama ben bu Damien Chazelle’e ifrit olduğum için filme acayip önyargılı bakıyorum. Fakat öyle yada böyle, izleyenler pek bir seviyor filmi. Ve “an itibarıyla” en iyi film Oscar’ının da en büyük adayı.
Jackie:
Ülkemizde herhalde en çok No filmiyle tanınan Şilili yönetmen Pablo Larraín’in yeni filmi, bir Jackie Kennedy biyografisi. Kasım 1963’te suikaste kurban giden Amerikan başkanı Kennedy’nin kendisi kadar ünlü karısını Natalie Portman oynuyor. Yapımı sırasında herkes bu filme bir yerleriyle gülüyordu ama önce Venedik’te dikkat çekti, sonraysa Toronto’da acayip beğenildi. Özellikle her filminde ağlayan Natalie Portman’ın oyunculuğuna methiyeler düzüldü. Bu filmde de ağlamak için epey bir fırsatı var zahir.
Manchester-by- the-Sea:
Kenneth Lonnergan’ın filminin başrollerinde Casey Affleck ve Michelle Williams var.Bu yönetmeni özellikle ABD’de çok severler çünkü ne de olsa 11 Eylül’le ilgili (doğrudan bağlantılı olmasa da) en iyi filmlerden biri olan Margaret’i yönetmişti. O film ülkemizde pek rağbet görmedi ama bu yeni yapımın ses getirmesini bekliyorum. Babası öldükten sonra zor günler geçiren yeğeninin tüm sorumluluklarını üzerine alarak ona göz kulak olmak için kollarını sıvayan fedakar bir adamın öyküsünü anlatan film, Casey Affleck’e yüzde yüz en iyi erkek oyuncu Oscar adaylığı getirecek. Bunu daha önce de söyledim. Heyecanla bekliyorum. (Bu arada Casey Affleck’e karşı başlayan dedikodular filmin de Affleck’in de şansını azaltacak)
Lion:
İzleyenleri pek bir ağlatmış bu film. Zaten bu yıl Toronto’da herkes her filmde ağlamış gibi. Seans sonrası Twitter sulu sepken gibiydi. Film, gerçek bir hikayeden uyarlama. Saroo Brierley beş yaşındayken bir trende kayboluyor ve Hintli ailesinden ayrılıyor. Sonra bunu Avustralyalı bir aile evlat ediniyor. Yıllar sonra da adam Google Earth teknolojisini kullanarak ailesine yeniden kavuşuyor. Başrollerde Dev Patel, Rooney Mara, David Wenham ve Nicole Kidman var. Yönetmense Top of the Lake dizisinden hatırlayabileceğiniz Garth Davis. Bu ilk sinema filmi.
Moonlight:
Barry Jenkins’in filmi Telluride’da çok konuşuldu. Kiniklik yapmak istemiyorum çünkü sözüne inandığım, zevkine güvendiğim insanlar filmin harikulade olduğunu söylüyor. Fakat şöyle bir durum var. Moonlight, hayatının üç farklı safhasında eşcinselliğiyle barışmaya çalışan, dünyaya açılmak isteyen fakir, zenci bir adamla ilgili. Hem biyografik ögeler, hem gaylik, hem siyahlık filan… Oh… Çeşitliliğin dibine vurmak için can atacak bu yıl Oscarlar. Onun için bu film de biçilmiş kaftan gibi. Zaten şimdi hangi filmler şanslı gibi ona bakıyoruz; onun için belki bu üslubum kabul edilebilir.
Bunlardan sonra hangi filmler olabilir peki? Şimdilik tahminlerim: Fences; Arrival (ögh); Loving; Silence. Eğer on aday çıkarsa Sully de girer bunun içine.

Tags