Oscar’a Doğru…

Pazartesi, 1 Aralık 2014 18:26

2014’ün sonuna bir ay kala Oscarlarla ilgili tahmin ve dedikodular da artmaya başladı. 22 Şubat 2015’te sunuculuğunu Neil Patrick Harris’in yapacağı törene kadar ödüllerle ilgili epey konuşacağız. Ödül sezonu zaten Toronto ve Telluride festivalleriyle birlikte açılmıştı ama şu günlerde yarış iyiden iyiye başladı. Bundan üç gün önce Amerikan bağımsız sinemasının en prestijli ödülleri olan Bağımsız Ruh (Independent Spirit) adayları açıklandı. Tam olarak Oscar’ın habercisi sayılmasa da, göz ardı edilmemesi gereken birer gösterge oldukları da kesin. E, aday filmlerin çoğu da en azından Los Angeles’ta görüldü. Bu yüzden Oscarlarla ilgili teorilerimiz için temel alacağımız bazı veriler de su üstüne çıktı. Bu hafta Oscar için adı geçen belli başlı filmlerin yarıştaki durumlarına bakacağız. Fakat bu analize geçmeden üstünden geçmek istediğim birkaç nokta var.

Her yıl Oscar sezonu başlarken altını çizdiğim gibi, İstanbul’da oturarak, Oscarlarla ilgili spekülasyon yapmaya çalışanlara güvenmeyeceksiniz. Bir kere tahminle temenni her zaman birbirine karışır burada; sonra endüstri ve lisan bilgisizliği insanların önüne set çeker; genel olarak ödül sezonunun nasıl geliştiğini anlayamamak da tüm bu saçmalığı perçinler. Böyle üstün körü bir anlayışa karşı, Los Angeles’ta değilseniz ne yapabilirsiniz? Bir dedektif gibi çalışıp, irtibatta olduklarınız ve arkadaşlarınızdan faydalanıp konuyu ciddiye almak lazım. Üstünde düşünülmesi gereken bir olay bu yani; öyle kafadan atmayla olmaz. Tabii bunun yanında filmleri de izlemek şart. Daha Oscar’lık filmlerin tümü vizyona girmedi ama burada da yaklaşım şöyle olmalı: kimin zamanı geldi, hangi yönetmenin yıldızı yükseliyor, rüzgar hangi filme doğru esiyor vb.

Diğer önemli nokta biraz kişisel, o da şu: Ben son yıllarda bu kadar sıkıcı, bu kadar ortalama, bu kadar yavan bir ödül sezonu daha görmedim. Filmlere genel olarak baktığımızda, “süper, Oscar’ı kesin bu almalı” dediğim veya görmediklerim arasında salonun kararıp filmin başlamasını iple çektiğim film yok. Bana kalsa “Interstellar” şimdiden alsın, hepimiz de gelecek seneye konsantre olalım ama onun da şansı pek yok. Onun dışında kalan filmler de doksanlı yılların başında sıklıkla gördüğümüz gibi ortaya karışık, ılık süt kıvamında, ne kızabileceğiniz ne de peşine takılabileceğiniz tekdüze filmler. Zaten konuştuğum, filmlerin çoğunu görmüş olan arkadaşlarımda da destekledikleri filmler hakkında “kötünün iyisini savunan” bir hava seziyorum. Bazıları açık açık söylüyor da. Eğlenceli, heyecanlı bir ödül sezonu değil bu seneki.

Son olarak, Türkiye’de herkesin aklında şu var. Nuri Bilge Ceylan’ın Altın Palmiye kazanan filmi “Kış Uykusu” en iyi yabancı film Oscar’ını alacak mı? Aday gösterilme kriterlerine uymuş olsa da En İyi Yabancı Bağımsız Ruh ödülüne aday gösterilmedi. Ayrıca son birkaç aydır Amerika’da belli festival veya özel gösterimlerde oynamasına karşı adından da öyle çok söz edilmiyor. Filmi sevenler bile uzunluğundan ve yavaşlığından bahsetmeden edemiyorlar. Ayrıca duyduğum dedikodular da Nuri Bilge Ceylan’ın Oscar için çok önemli olan kulis yapma olayına pek sıcak bakmadığı yönünde. Peki bu durumda filmin Oscar şansı ne? Şimdiden söyleyeyim, bir kere en iyi yabancı film Oscar’ını almayacak. Son beş aday arasına girecek mi? Onu da söyleyeyim: hayır, giremeyecek. Son beş aday açıklanmadan bir hafta önce basına dağıtılacak olan dokuz filmlik kısa listeye kalır mı? Bir kere boru değil Altın Palmiye’yi kazanmış bir film. Ayrıca daha önce Ceylan’ın “Üç Maymun”u da bu listeye alınmıştı. Böyle baktığımızda şansı var gibi. Fakat benim tüm duyduklarım ve genel olarak edindiğim his, o dokuz filmlik listeye de giremeyeceği yönünde. Umarım yanılırım ama yanılacağımı zannetmiyorum.

En iyi film Oscar’ı için yarışan, adı geçen filmlere gelirsek…

“Boyhood”: Richard Linklater’ın senaryosunu yazıp yönettiği film, çıkış noktası olarak yakın zamanda boşanmış bir çiftin, Mason ve Olivia’nın hikayesine odaklanıyor. Tek çocukları ise artık anne ve babasının bir arada yaşamadığı gerçeğine alışmak ve bu yabancı düzen içerisinde yaşamayı öğrenmek zorunda. Çocuğun 6 yaşında başlayan bu yeni tecrübesini 12 yıl boyunca sürecek olan bir büyüme evresine yayan yönetmen, bu süreç boyunca yaşananları beyaz perdeye aktarıyor. Yönetmenin, 12 yıllık bir süre zarfının belirli zaman aralıklarında çekimlerini tamamladığı film sadece bu numarasıyla değil, gerçekten iyi bir film olmasıyla da fark yaratıyor. Oscar sezonunun en şanslılarından.

“Birdman”: Bir zamanlar efsanevi ve Batman vari bir süper kahramanı canlandırmış olan düşmüş aktör Raymond Carver’ın kısa hikayesinden uyarlanan bir tiyatro oyunu etrafında gelişiyor. Carver’ı Michael Keaton oynuyor, burada espriyi anlamak için de Noel Coward olmaya gerek yok. Yönetmen Alejandro González Iñárritu’nun filmi sanki neredeyse tek planmış gibi çekilen uzun bölümlerden oluşuyor (hatta filmin hepsi tek bir planmış havası verilmeye çalışılıyor ama yemezler). Bu da sezonun konuşulanlarından.

“The Imitation Game”: İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanların şifreli haberleşmelerini sağlayan Enigma kodunu çözen matematik dehası Alan Turing ve ekibinin Nazileri durdurma başarısını anlatan filmin başrolünde “genç kızların sevgilisi” Benedict Cumberbatch var. Yakın İngiliz tarihinden bir kesit kategorisinden Oscar’a giriş yapmış film Bağımsız Ruh adayıklarında nal topladı, bir tane bile alamadı. Adından çok bahsediyor ama şansı azalmaya başladı gibi. Ama öyle bir yıl ki bu yıl, Oscar’ı alırsa şaşmayın.

“The Theory of Everything”: Film, modern bilim ve teknoloji tarihini değiştiren İngiliz fizikçi ve teorisyen Stephen Hawking’in hayatından bir kesiti ele alıyor. Odak noktası olarak Hawking’in 1965 ve 1991 yılları arasında evli kaldığı ilk eşi Jane Wilde ile olan ilişkini konu alan filmde, öğrencilik yıllarında başlayan ilişkilerine, birlikte bilim adına yaptıklarına ve hastalık teşhisiyle yaşadıkları sarsıntılar anlatılıyor. Karısını hemşiresi için bırakması ve pornoya düşkünlüğü gibi detayların filmde yer almadığını anlıyorum. Bu Oscar sezonu neden bu kadar sıkıcı; tek bir filmle cevap ver diye sorsalar bu filmi gösterirdim. Fragmanını bile bitiremedim.

“Selma”: Martin Luther King’in siyahlar ve beyazların eşitliği için verdiği mücadeleden bir kesit anlatan filmi izleyenler çok tuttu. Rüzgar da ona doğru esiyor. Şansı açık.

“Unbroken”: Louis Zamperini Amerikalı bir uzun mesafe koşucusudur. ABD Olimpiyat Takımında ülkesini 1936′da Berlin’de düzenlenen Olimpiyat oyunlarında temsil eder. Dereceye girip madalya kazanamaz ama müthiş bir final performansı ortaya koyar. Öyle ki Adolf Hitler kendisiyle tanışmak ister. Dört yıl sonra Zamperini Tokyo’daki Olimpiyat oyunlarında favori isimlerden biridir. Fakat o seneki Olimpiyatlar II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle iptal edilir ve Zamperini savaşta gönüllü olarak görev alır. Pasifik’te geçirilen bir kaza sonrası iki silah arkadaşıyla hayatta kalmayı başarır ve 47 gün sürecek bir yaşam mücadelesi verirler. Ne var ki kendilerini kurtaranlar düşman taraf olan Japon Deniz Kuvvetleridir ve kurtardıkları savaş esirlerine işkence yapmaktan da geri kalmazlar. Yönetmen Angelina Jolie, senaryo Coen Kardeşler’e ait. Heyhat ilk gösterimden sonra film pek de iyi yorumlar almadı.

“Foxcatcher”: Ark Schultz ve kardeşi Dave Schultz dünya ve Olimpiyat şampiyonu ABD’li güreşçilerdir. Üstelik aynı Olimpiyat oyunlarında altın madalyayı beraber alan ilk kardeş çifttirler. Bir gün paranoyak şizofreni hastası olan John du Pont, Dave’i öldürür… Gerçek hikayeden uyarlanan bir film daha. Doğrusunu söylemek gerekirse bu listede görmediklerim arasında benim en ilgimi çeken de bu çünkü yönetmen Bennett Miller’ın bir önceki filmi “Moneyball” harikuladeydi; Miller da zaten çok iyi bir sinemacı.

“Gone Girl”: Filmi izlediniz; ödül alması neredeyse imkânsız ama hem eleştirmenler çok sevdi, hem süper bir gişe başarısı elde etti. Adaylığı şimdilik kaçınılmaz gibi.

“Interstellar”: Senenin en iyi filmi. Fakat izleyenleri de eleştirmenleri de böldü. Bir ara Oscar için en iddialı filmdi. O pozisyonunu artık yitirdi.

Hazırlayan: Ali Arıkan

Dipnot Tablet’in 193. sayısını indirmek için:

TÜRKİYE’NİN EN ÇOK OKUNAN TABLET DERGİSİNİ ÜCRETSİZ OLARAK

iPAD’İNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

 available-on-the-app-store

ANDROİD TABANLI TABLETİNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
Get-it-on-Google-Play