Oscar Yolları Taştan, Toronto’da Çıkardın Beni Baştan! Ali Arıkan yazdı

Cumartesi, 14 Eylül 2013 15:16

[wzslider autoplay="true" transition="'slide'"]

Geçen hafta Türkiye’nin en iyi yabancı film Oscar’ı için aday gösterdiği Kelebeğin Rüyası filminin neden hiç şansı olmadığını anlatmıştım. Sevgili Cüneyt Özdemir “Beş aday arasına girerse senden bir özür yazısı bekliyoruz “ diye Twitter’dan takıldı. Başımla beraber. Son dokuza kalsın, o yazıyı yazacağım. Türkiye’den Oscar’a aday olacak film tabii ki çıkacak; büyük ihtimalle de bu önümüzdeki on sene içinde olacak.  Yönetmeni de Yılmaz Erdoğan olabilir; olursa pek şaşırmam. Ama bu sene şansı sıfır.

İşte Eylül oldu; Türkiye’de bile yavaş yavaş Oscar’ı konuşmaya başladık. Ağustos’un sonunda gerçekleştirilen Venedik Film Festivaliyle başlayan ödül sezonu, son iki hafta gerçekleşen Telluride ve Toronto Festivalleriyle hız kazanmaya başladı. Bu üç festival de önümüzdeki aylarda konuşacağımız filmlerin yarattığı hava açısından çok önemli. Aralarındaysa Toronto’nun yeri farklı; özellikle seyircinin seçimi gibi ödüllerle en iyi film Oscar’ının arasında uyum her zaman olmasa da istatistiksel bir bilgi olacak kadar sıklıkla gerçekleşebiliyor (mesela Slumdog Millionaire). Gelin bu hafta üç festivalde (ama özellikle Toronto’da) en çok konuşulan filmlere şöyle bir göz atalım.

Yalnız, Başlamadan önce, her zaman olduğu gibi bir noktanın üstüne basmak istiyorum.  Oscarlar’la ilgili sağlıklı fikir yürütebilmek için aslında Los Angeles’ta, daha doğrusu Hollywood’da olmak gerekir.  Ödül sezonunda oradaki hava farklıdır ve partiler, gösterimler ve seminerlerde, birkaç Akademi üyesinden alınan tüyolar, oturduğunuz yerden yapılan ve ciddi çalışmalara dayanan tahminlerden daha iyi bir gösterge olur.  Yani İstanbul’da oturarak, Oscar’larla ilgili spekülasyon yapmaya çalışanlara güvenmeyeceksiniz.  Bir kere tahminle temenni her zaman birbirine karışır burada; sonra endüstri ve lisan bilgisizliği insanların önüne set çeker; genel olarak ödül sezonunun nasıl geliştiğini anlayamamak da tüm bu saçmalığı perçinler.  Bu önemli noktaları önümüzdeki aylarda unutmamak lazım. Neyse, işte son festivallerde öne çıkan filmler.

Gravity: Alfonso Curaon’un senaryosunu oğluyla birlikte yazdığı film, Venedik’ke festivalin açılışını yaptı. Başrollerinde Sandra Bullock ve George Clooney’nin yer aldığı Gravity, Venedik’te çok konuşuldu. Ama öyle böyle değil. “Şaheser” dediler. “Mükemmel” dediler. “Kızım olsa verirdim” dediler. Dediler de dediler. Tabii film festivallerinin şöyle bir sorunu vardır. Özellikle herkesin dört gözle beklediği filmleri ilk izleyenler, bilerek ya da çoğu zaman bilmeyerek, çok önemli bir ana şahit olmuş, yıllarca konuşulacak bir filmi en önce seyretmiş havasına girerler. Onun için pek fazla güvenmem ben bu ilk duyumlara. Ama Gravity’yi Toronto’da da izleyenler neredeyse aynı derecede heyecanlıydı. Bullock’un performansına methiyeler düzdüler, açılıştaki uzun plana şaşakaldıklarını yazdılar, filmin sinemada izlenmesi gerektiğinin de altını çizdiler. Bekleyip göreceğiz.

12 Years A Slave: Pek çok kişi en iyi film Oscar’ını şimdiden Steve McQueen’in filmine verdi kafalarında. Gerçek bir hikayeden uyarlanan filmin kölelik konusuna yaklaşımının Akademi’nin hoşuna gidecek bir üslupta olduğu konuşuluyor. İngiliz olan McQueen’in son iki filmi Shame ve Hunger gerçekten iyiydi ama daha küçük bir seyirci grubuna sesleniyordu. Bu filmde McQueen’in biraz daha popülist davrandığı anlaşılıyor. Chiwetel Ejiofor, Solomon Northup adında kaçırılıp 12 sene kölelik yaptırılan hür bir zencinin hikayesinde başrolde. Chiwetel Ejiofor Oscar’a aday gösterildiğinde Türk televizyonlarında isminin nasıl telaffuz edileceğini çok merak ediyorum.

August: Osage County: Başrollerinde Meryl Streep ve Julia Roberts’ın yer aldığı ve Broadway’in son yıllarda en çok konuşulan, yazarına Pulitzer kazandırmış oyunlarından birinin uyarlaması olan filmin Oscar’larda aday olma şansı büyük. Streep, yelloz bir anneyi, Roberts da ona kafa tutan kızını oynuyor. Filmin sonunun oyunun karanlık finalinden farklı olduğu söyleniyor ama bunu söyleyenlerin oyunu izlediğini zannetmiyorum. Margo Martindale (ki Justified dizisinin ikinci sezonunda “mafya anası” Mags Bennett rolüyle Emmy kazanmıştı), Streep’in kızkardeşi rolünde harikalar yaratıyormuş. Onun ismini de bir tarafa yazın.

Dallas Buyers Club: Hem gerçek bir hikayeden uyarlanmış hem de AIDS’le ilgili. Oyuncularından biri rolü için elli kilo vermiş (takriben), öbürü de film boyunca kadın kılığında geziyor. Tabii böyle sıralayınca filmin tam Oscar’ın seveceği türde bir yem olduğunu düşünebilirsiniz ama Matthew McConaughey’nin hayatının performansını verdiği konuşuluyor (ki Martin Scorsese’nin yeni filmi The Wolf of Wall Street’te de oyunculuğunun en üst seviyede olduğu söylenmişti).  Film de fena değilmiş ama McConaughey filmi o cılız sırtında son sahneye kadar taşıyormuş.

Rush: Bir gerçek hayat hikayesi uyarlaması daha.  Ron Howard’ın James Hunt ve Nikki Lauda’yla ilgili filmini de hem Venedik’te hem de Toronto’da çok beğendiler. Zaten bu sene nasıl olduysa herkes her şeyi beğeniyor gibi bir hava var. Hepimiz hippi olduk. Let the Sunshine In.

Diğer filmler:

Prisoners: Hugh Jackman ve Jake Gylenhaal, küçük bir kasabada geçen bu suç filminde kozlarını paylaşıyorlar. Ne demekse artık.

Mandela: Long Walk to Freedom: Asimbonanga. Asimbonang’ uMandela thina. (Mandela’yı görmedik anlamına gelir ama göreceğiz. Başrolde İdris Elba)

Labor Day: Başrolde Josh Broin ve Kate Winslet var; yönetmen Jason Reitman. Senaryosunu okumuştum; pek bana göre değildi. Ama Winslet’in iyi oynadığı söyleniyor.

Philomena: Doğurduktan sonra Katolik Kilisesi tarafından evlatlık vermeye zorlandığı çocuğunu yıllar sonra bulmak için kılı kırk yaran bir kadının hikayesinde başrolde Judi Dench var. Bu film de gerçek hayattan uyarlama.

The Fifth Estate: Julian Assange ve Wikileaks’in hikayesi. Of, of, of ki ne of.

Ali Arıkan

App. Store’dan iPad ve iPhone’nunuza indirmek için TIKLAYINIZ