OBLIVION: Az Pişmiş Aşure! Ali Arıkan Tom Cruise’un son filmini yazdı

Pazartesi, 22 Nisan 2013 10:20

[wzslider autoplay="true" transition="'slide'"]

The Twilight Zone dizisinin 1959 yılında yayınlanan ilk bölümü “Where Is Everybody” şöyle başlar: Adam bir restorana doğru yürümektedir. İçeri girer. Daha yeni doldurulmuş kupalardaki kahvenin dumanı tütmektedir. Kül tablalarında yarısı içilmiş ve yanmakta olan sigaralar durur. Fırında yemekler pişmektedir. Oraya nasıl geldiğini bir türlü anlayamayan kahramanımız ne kadar bağırıp çağırsa da cevap veren olmaz ona. Yapayalnızdır. Yunan Mitolojisi’ndeki Tantalos’un sonsuza dek çekmek zorunda olduğu cezası gibi, istediği şey ona hem çok yakın hem de hiçbir zaman uzanamayacağı kadar uzaktır. “Where Is Everybody” çok güzel bir “dünyada kalan son adam” hikâyesidir. Bilim kurgunun diğer türlerden çok daha başarıyla gerçekleştirdiği bir konu varsa, o da keskin ama uçuk bir mecazla gerçek dünyayla ilgili bir şeyler anlatmaktır. Bilim kurguda temasal olarak basitlik filme zenginlik katar.

Joseph Kosinski’nin yazıp yönettiği ve Tom Cruise’un başrolünü oynadığı Oblivion aşure gibi bir film. Wall-E, The Matrix, Silent Running, The Omega Man, Solaris ve Moon’u bir tencereye atın, süt niyetine de Apple’ın dizayn anlayışını ekleyin, işte size Oblivion. Bilim kurgu sinemasında özellikle son yıllarda orijinallik sorunu olduğu için filmin çok da üstüne gitmek istemiyorum ama ne yapayım. Doğru söylemem lazım. Çünkü ben hiç aşure sevmem.

Yıl 2077. Altmış sene önce ayı parçaladıktan sonra dünyayı uzaylılar işgal etmiş. İnsanoğlu savaşı kazanmış ama nükleer silah kullanmak zorunda kalmış. Dünya da haliyle nanayı yemiş. İnsanlıktan arta kalanların çoğu Satürn’ün aylarından biri olan Titan’a yerleşmiş, geridekiler de dünyanın ekseninde dönüp duran Tet adlı bir uzay istasyonunda uzun yolculuklarına başlamayı bekliyorlar. Dünyada uzaylılardan arta kalan birkaç grup dışında sadece iki tane insan var: okyanusların suyunu füzyon enerjisine dönüştüren devasa santrallerin ve uzaylıları avlayan insansız hava araçlarının tamirini yapan Jack (Tom Cruise) ve onun hem yavuklusu hem de kontrol kulesi memuru olan Victoria (Andrea Riseborough). İkisinin de beş sene önce beyinleri yıkanmış ama Jack her gece, işgalden önce Empire State Binasında bir kadınla (Olyga Kurylenko) buluştuğu bir rüya görüyor. Bunun rüya mı yoksa bastırılmış bir hatıra mı olduğundan da emin değil. Eğer fragmanı izlediyseniz veya hayatınızda bir tane bile bilim kurgu filmi gördüyseniz, her şeyin göründüğü gibi olmadığını ve filmin bundan sonra nasıl geliştiğini aşağı yukarı kestirebilirsiniz.

Bir önceki filmi Tron: Legacy’den de hatırlayacağınız gibi Kosinski görselliğe çok önem veren ve nevi şahsına münhasır stili olan bir yönetmen. Zaten mimarlık okumuş ve belli ki ilhamını da minimalizm okulu ve Frank Gefry’den almış. Zaten bu sebepten dolayı da filmin görsel öğeleri dikkat çekici. Jack’inn helikopterimsi uzay aracından tutun su jeneratörlerine, insansız hava araçlarından Jack ve Victoria’nın fütüristik bir Ikea kataloğundan fırlamış evlerine kadar tüm detaylar yaşanılan, gerçek bir dünya hissi veriyor. Fakat Kosinski’nin Oblivion’ın dizaynına gösterdiği ilgiyi filmin senaryosuna ve karakterlerine göstermediği belli. Sadece çok daha iyi filmlerden ilham almakla kalmamış, onlardan aldığı detayları süzmüş ve yavan hale getirmiş. Film sırasında aklınızda ister istemez yer eden “bunun çok daha iyisini çok daha önce gördüm” hissinden kurtulamıyorsunuz.

Oyunculukların da hepsi ortalama. Aktörler rollerinin gerektirdiği basmakalıp performansların dışına çıkmıyorlar. Tom Cruise son yıllarda, 2000’lerin ortasında dibe vuran kariyerini yeniden güçlendirmeye çalışıyor ama bunun gibi filmlerle başarılı olması pek de mümkün değil. Morgan Freeman ve Olga Kurylenko da Morpheus ve Trinity rollerinde ortalama bir iş çıkartıyorlar (karakterlerinin adı galiba farklıydı). Filmin en hoşuma giden detayıysa Victoria rolündeki Andrea Riseborough’nun işine olan profesyonel bağlılığı. Her gün kalkıyor, gri bir döpiyes giyiyor, ayaklarına rahatsız oldukları bariz bir karış topuklu ayakkabıları geçiriyor, bardağına çayını koyuyor ve bilgisayarının başına geçiyor. Sanki yerle yeksan olmuş dünyadaki tek kadın değil de, Maslak’ta bir plazada saat sekiz buçukta iş başı yapan dirayetli pazarlama müdürü. Film boyunca Tom Cruise’la uzaylılar, Titan, füzyon, müzyon bir şeyler konuşup dururken, benim kafamda “şimdi bu kesin burçlara filan da inanıyordur” gibi düşünceler geçiyordu. En azından öyle eğlendim.

App. Store’dan iPad ve iPhone’nunuza indirmek için TIKLAYINIZ

Tags