NYMPHOMANIAC ya da “Elini tuttum, soğuyordu”

Cuma, 4 Nisan 2014 11:26

Amcam, usta yönetmen Ziya Öztan kariyerinin ilk yıllarında, Faruk Erem’in “Bir Ceza Avukatının Anıları” adlı kitabı TRT için filme çekilirken Ömer Lütfü Akat’ın yardımcılığını yapmış, aynı zamanda da senaryo ekibinin içinde yer almıştı. Çocukken, çekim sonrası filmle ilgili bir dolu olayı ondan masal gibi dinlemiştim; geçen gün yine anlatmasını rica ettim. Özellikle sıra idama giden mahkûmun önceden soğumaya başladığını anlatan avukatın “elini tuttum, soğuyordu” cümlesine içim ürperdi. Küçükken bu sahneleri anlatırken Ziya Öztan’ın niye gözlerinin dolduğunu bir türlü anlamazdım (amcamın Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan’ın arkadaşı olduğunu sonra öğrendim), ama yine de filmle ilgili sürekli aynı soruyu sorardım. Ne zaman izleyeceğiz?

İzleyemedik tabii ki. Çünkü 1980 sonrasıydı; en fazla birlik ve beraberliğe ihtiyacımız olan dönemlerdi. Yaşı tutmayınca büyütülen çocuklar asılırken Bir Ceza Avukatının Anıları yayınlanamazdı, yasaktı.

“Yasak Film” kendimi bildim bileli farkında olduğum bir kavram. Zaten bu ülkede doğup da “yasak”lara aşina olmamak mümkün değil. Ortaokul sonunda Türkiye’den ayrılana kadar da birçok defa “o film yasak” cümlesini işittim. Daha sonra yaşadığım Almanya ve İngiltere’de sinemadan girerken izleyeceğim filmin ilgili kurum tarafından sınıflandırılmasına bağlı olarak çok ciddi hüviyet ve yaş kontrolüne tabi tutulmakla birlikte Türkiye’deki gibi yasaklarla karşılaşmadım.

Karşılaşmamam da gayet doğaldı. Yapımcıların, işletmecilerin ve ebeveynlerin hak ve sorumluluklarının gayet belirgin çizgilerle ayrıştığı bu toplumlarda otorite, insanlara kendi değerlendirmelerini yapabilecek yaş olgunluğuna ulaşana kadar yol gösterici bir çizgi izler. Sonrasında ise insan hak ve özgürlüklerine paralel olarak bireyleri kendi kararlarını almakta tamamen serbest bırakır. Sansür tüm dünyada var. İngiltere’de de, Almanya’da da, her yerde. Fakat Türkiye’deki yasak kültürü farklı. Batıda sansürcü otorite genel olarak yapımcının anlattığı hikayeye olan sorumluluğunu nasıl yorumladığı üstüne fikir belirtir. Doğrudur, değildir; bu tartışılır. Ama Türkiye’de uçkurla kafayı bozmuş sansürcü otorite, özellikle cinsel konularda yasak üstüne yasak koymayı sorumluluğu gibi hissediyor. Çocuğuyla birlikte televizyon izlerken meme görünce kanal değiştiren baba gibi hareket ediyor. (Şükür ki benim babam böyle dangalaklıkları hiç yapmadı)

Aydınlanma çağını başlatarak sanatın her dalında sıçrama yapan Batı toplumları, ortaçağın koyu karanlık gerçeğinin arkasında her türlü yasağın yattığını biliyorlar. Bazı kitapların sayfalarını zehirleyerek okuyanı belki öldürebiliyordunuz ancak yine de okunmasına engel olamıyorsunuz. Yoksa Adem’in yasak olduğunu bile bile elmayı yiyerek cennetten kovulmayı göze almasını başka nasıl yorumlayabilirsiniz?

Ülkemizde sanat alanında yasakların tarihi maalesef epey eski.
Bildiğim kadarıyla sonradan Susuz Yaz’la Altın Ayı’yı alacak Metin
Erksan’ın 1952 tarihli Aşık Veysel’in Hayatı yasaklanan ilk Türk filmi.
Sonradan günün anlam ve önemine bağlı olarak aralarında Halit Refiğ’in
Yorgun Savaşçısı da bulunan birçok film daha çok politik nedenlerle yasaklandı. Yol, Cannes’daki ödülünden sonra bütün dünyada gösterime girerken ülkemizde maalesef Yılmaz Güney’in adını telaffuz etmek bile nerdeyse suç sayıldı.

Bu suç sayılma tabii biraz atalardan tevarüs. Dönemine göre sanatın tüm dalları bundan nasiplendi Türkiye’de. Nazım Hikmet’ten, Refik Halit Karay’a, Berthold Brecht’ten Picasso’ya birçok isim, otorite tarafından tu kaka ilan edilerek yasak kapsamına alındı. Sinemada yasaklar yukarda da belirttiğim gibi politik nedenlerin dışında en çok erotizm içeren filmler için getirilse de, otoritenin hoşuna gitmeyen her filme karşı kullanıldı.

Doğaldır ki içerde yapılan filmlere yasaklamalar getirilirken yabancı filmlerin bundan ayrı tutulması düşünülemezdi. Örneğin Arabistanlı
Lawrence belki de sinema tarihinin en önemli filmlerinden birisi olmasına karşın, Lawrence’ın Arap kabilelerini birleştirerek Osmanlıya karşı organize hareketi başlatması ve bunda da başarıya ulaşması nedeniyle film otorite tarafından yasak kapsamına alındı ve Türk seyircisi çok uzun süre bu filmi izlemekten mahrum bırakıldı. Benzer yasaklar Geceyarısı Ekspresi’nden tutun da Atom Egoyan’ın Ararat’ına kadar pek çok filmin ülkemizde gösterilmemesine yol açtı.

Bu sansürcü yaklaşımların en komiği on bir sene önce İzmir’de meydana geldi. 2003 yılında Fransız sinemasının son yıllardaki en suya sabuna dokunmayan filmlerinden Amelie, Türkiye’de gösterime girdiğinde AKP Bornova İlçe Teşkilatı, Amelie’nin porno olduğunu öne sürerek, filmi okul salonunda öğrencilere gösteren Bornova Anadolu Lisesi yöneticilerini AKP Genel Merkezi, AKP İzmir milletvekilleri ve Milli Eğitim Bakanlığı’na şikâyet etmişti.

Görüleceği üzere muhakkak bir nedeni olmasına karşın yasaklama getirilirken filmlerin sanat değeri üzerinde durulmuyor otoritenin kendilerine göre geliştirdiği kıstaslar üzerinden filmler yasaklanıyor ya da serbest bırakılıyorlar.

Lars Von Trier’i sevmem (babasını da sevmezdim süt oğlan). Nymphomaniac’ı da izlemedim. Zaten izlemeyi de düşünmüyorum. Hayat Von Trier filmlerini izlemek için çok kısa. Ancak bu hiç bir zaman ve hiç bir şekilde filmin yasaklanmasını mazur göstermiyor. Genel gidişat ve uygulamalardan (nur topu gibi internet sansürümüz mesela) etkilendiğini düşündüğüm kurulun, ivedilikle toplanıp kararını gözden geçirmesinde yarar var. Hoşuna gitmeyen (veya belki de biraz fazla hoşuna giden) her şeyi sansürleyen devlet anlayışından gına geldi be.

Ali Arıkan (@aliarikan)