Nilüfer Göle: Yeni bir vatandaşlığın provası yapılıyor

Perşembe, 6 Haziran 2013 12:26

goleSosyolog Prof.Dr. Nilüfer Göle Gezi parkı eylemlerini t24 adı internet sitesi için kaleme aldı.

İşte o yazının satırbaşları….

Gözümüzün önünde yepyeni bir hareket doğuyor.

Katılımcıların kendisi de hoş bir şaşkınlık içinde.

Kendi seslerini duymanın, eylemlerinin birleştirici gücünü görmenin coşkusunu, sevincini yaşıyorlar. Tansiyon beş gün sonra bile halen yüksek.Tedirginlik veren çatışma korkusu, polis baskısı, yaralılar, insan kayıplarına rağmen, şenlik havası hakim.

Bu hareket, tüm gözlemcilerin belirttiği gibi yeni bir eşiğe işaret ediyor.

Hareketin adını koymaya çalışıyoruz.

‘68 Fransız başkaldırısını hatırlatanlar, Arap baharına gönderme yapanlar, occupy wallstreet’i de kapsayan Avrupa “kızgınlar hareketi”ni kendine daha yakın bulanlar var. Gezi meydan hareketi ise bunların hepsi ve hiçbiri.

Hepsinden bir unsur taşıyor.

Hepsi gibi sokağa çıkma, meydanı işgal etme, vatandaşın nöbet tutma hareketi. Ama hepsinden ayrılan bir özgünlüğü var.

Fransa 68 gençlik başkaldırı hareketi, uzun süren De Gaulle iktidarının yıpranması sonucu kıvılcımlanan, “yeter” sloganıyla gençliğin sokakları işgali ve polisle çatışması. Gezi meydan hareketi de, 68 hareketi gibi, on yıllık iktidarın kişiselleşmesine “yeter” artık diyen bir başkaldırı hareketi.

Tahrir meydanının işgalinde simgeleşen Arap baharı, otoriter rejimlerin çözülmesine, demokrasi aracılığıyla çoğunluğun sesinin duyurulması talebine işaret ediyor. Türkiye’de ise çoğunluk demokrasisinin eleştirisi söz konusu.

Batı kentlerini saran kızgınlar hareketine gelince, küresel neo liberal ekonomi karşısında ezilen yok sayılan insan haysiyetini dillendiriyorlar. Gezi işgal hareketi de liberalizmi eleşitiriyor. Ancak meydana çıkanlar ekonomik krizin mağdurları değil.  Her şeyin ticarileştiği ekonomik büyüme canavarının piyonları olmak istemiyorlar.

Bu meydan hareketinin özgünlüğü nerede yatıyor?

Çevreci duyarlılık ve kapitalizm eleştirisi içiçe geçti. Genelde kapitalizm, küresel güçler, finans dünyası, neo-liberalizm gibi soyut kavramlar nedeniyle vatandaşın gündelik dünyasında yeterince somutluk kazanmaz.

Türkiye’de ise kapitalizmin adı var: AVM.

Ticari kapitalizmin, tüketici toplumun, küresel emek sömürüsünün cisimleşmiş hali olarak, kentsel gündelik yaşamın bir parçası oldular. İlk başta hevesle karşılanan, tüketim gözdesi olduğu kadar gezinti mekanları olan AVM’ler, giderek göze batıyorlar. Doyumsuz tüketiciliğin, rant ekonomisinin dinamikleriyle birleşerek kent dokusunu altüst etmeye başladılar. Gezi Parkı’nın ortasına AVM inşa edilmesi, İstanbullular gözünde kamusal alanın, vatandaşa açık mekanın özel sermayeler tarafından istimlak edilmesinden başka bir şey değil.

Sol Müslümanlar tarafından ortaya atılan “abdestli kapitalist” eleştirileri Türkiye’deki İslami dönüşüme işaret etmekteydi. Gezi hareketi, kültür yerine tüketimi öne alan hiper kalkınmaya karşı kentli yeni bir farkındalığa tercüman oldu.

Gezi öncesi, kamusal alan daralıyordu.

İfade özgürlüklerinin kısıtlanması, gazetecilerin yargılanmaları, muhalif seslerin susturulmaları, işten atılmaları, oto sansürün yaygınlaşması canımızı acıtan bir biçimde, en son Hasan Cemalolayının ayyuka çıkardığı gibi, epey zamandır gündemde.

Öte yandan laikliğin sokağa çıkmasının, toplumsallaşmasının ilk sinyallerini veriyordu. Bugünkü hareket ise gönüllü bir sivil direniş hareketi. Laikliğin devlet otoritesi altında dışlayıcı yorumunu benimsediğini söyleyemeyiz. Seküler değerlerin, yaşam biçimlerinde cisimleştiği bir gençlik hareketi.

Ama çoğulcu.

Meydan”da birleştirici.

Ahlak adına yaşam alanlarına müdahele edilmeye başlanması, Ankara metrosunda öpüşen gençlere uyarı anonsunda olduğu gibi, kamusal alanın İslami değerler çerçevesinde yeniden düzenlenmeye kalkışıldığına dair kuşkuları arttırdı. Alkol satışını düzenleyen yasa, özellikle etrafında oluşan ahlakçı söylem nedeniyle tepki yarattı.

AKP, milletvekilleri, yerel yöneticiler oyuna katılamadan seyirci kaldı. Gezi Parkı konusunda İstanbul Belediye Başkanı’nın yatıştırıcı sözleri kaynadı gitti. Tüm ara mekanizmaların, basın, siyaset, sivil toplum, aradan çekilmesi, bugün tüm kızgınlığın Tayyip Erdoğan’ın şahsında ifade bulmasının nedenidir.  Meydandakilerin tek muhatabı olarak yalnızlaştı.

Kamuoyu nezdinde Başbakan’ın hitap üslubu bir mesele haline geldi.  Samimi bulunan, yer yer mizah konusu olan çıkışları, giderek vatandaşı rencide edici, horgören, haysiyet kırıcı bir üsluba dönüştü.

Nitekim, Gezi meydan hareketi “saygı” ve “edep yahu” sloganıyla kamusal adabın önemini hatırlatıyor. Genelinde yetişkinlerin, özellikle de muhafazakar kesimin tekelinde olduğu düşünülen saygı, edep gibi kavramlara genç ve özgürlükçü bir hareketin sahip çıkması kendi içinde paradoksal gözüküyor.  Bu hareket diline özenli, ötekine saygılı yeni bir kamu kültürünü toplumsal sahneye koyuyor.

Bugünün küreselleşen iletişim ağları, sosyal medya, facebook, twiteer aracılığıyla sahneye koydukları, doğaçladıkları alternatif barışçıl meydan kültürünü an be an, eşzamanlı bir biçimde dünya seyircileriyle paylaşıyorlar.

Ayyaş ve çapulcu kelimeleri mizah süzgecinden geçirildi, evrildi çevrildi, İngilizce deyimlerle karıştırıldı, farklı medyalar, kişiler bu oyuna dahil oldu, kelimelere yeni manalar yüklendi.

Tüm başkaldıranlar kendilerini ayyaş özellikle de çapulcu olarak takdim ederek, rencide eden, yaralayan sözleri tersyüz ettiler; bu da hareketin ortak kimliğini oluşturdu.

Gezi hareketi iktidarın kutuplaştıran siyasetine ve söylemine karşı insanları meydanda, bir ağaç etrafında birleştirdi. Genç yaşlı, öğrenci bürokrat, feminist ev kadını, müslüman solcu, Kürt Alevi, kemalist komünist, Fenerli ,Beşiktaşlı, bir araya gelmesi düşünülemeyecek kişileri, fikirleri, yaşam biçimlerini, kulüpleri bir araya getirdi. Belki bu insanlar bir an için sahne aldılar. Ama bu an artık meydana, kollektif belleğe kazıldı.

Bu nedenle saygıya davet ile istifa çağrısı farklı dinamiklere işaret eder. Haysiyet ayaklanmasıyla, iktidarı devirme arayışı birbirine karıştırılmamalıdır. Bu, sokağın demokrasi kurallarını çiğnemesi, seçimleri saymaması anlamına gelir.

Meydan hareketi daralan kamusal alana nefes aldırdı. Meydanların vatandaşa açık olması gerektiğini, devlet kontrolünde hapsolamayacığını ya da kapitalizm elinde parsellenemeyeceğini savundu.

İktidarın gözünde ise kamu düzeni var, kamusal alan yok. Meydan kaos demek anlamına geliyor olsa gerek. Bir avuç marjinal, çapulcu eylemine “pabuç bırakmamayı” görevi addediyor. Yönetim biçimi, yasal düzenlemeler, vatandaşı disipline etme merakları, meydanları bireylere bırakmakta zorlandıklarını gösteriyor. Meydan demokrasisi yerine sandık demokrasisini yeğliyorlar.

Öte yandan barışı istemeyen, ya da barışın demokrasi getirmeyeceği, tersine AKP iktidarını pekiştireceği görüşünde olanlar da var.  Ancak sivil direniş hareketi demokrasinin sınırlarını daraltan değil, genişleten bir hareket oldu. Nitekim harekete destek veren BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Sürreyya Önder’in dediği gibi, bu direnişin barışa zarar vermesi düşünülemez; ancak tahakküm, yani o insanlara alan açmamak, onları kaale almamak sürece zarar verir.

Gezi meydan hareketi demokraside yeni bir eşiğe geldiğimizi gösteriyor.

Kemalist İslamcı, ulusalcı bölücü, reformcu darbeci, yenilikçi muhafazakar gibi siyasal ve düşünsel hayatımıza damgasını vurmuş karşıt ikiliklerin artık sandığımız kadar işlevsel olmadığını bize bir kere daha ispatladı.

Meydan bir araya toplanma, tartışma, dayanışma, içiçe geçme mekanı ve vesilesi oluyor.  Kütüphaneler kuruluyor, mevlit simidi dağıtılıyor.

Yeni bir vatandaşlığın provası yapılıyor. 

 

YAZININ TAMAMINI  OKUMAK İÇİN TIKLAYIN