Manchester By The Sea ve La La Land – “Önizleme”

Pazartesi, 26 Aralık 2016 13:56

Hazırlayan:Ali Arıkan
Bu yılın belki de en çok konuşulan iki filmi olan Manchester By The Sea ve La La Land henüz ülkemizde vizyona girmedi ama girmelerine az kaldı. Eğer festivalde filan değilsem, vizyon tarihinden çok önce filmlerle ilgili yazı yazmayı pek sevmiyorum. Fakat bu filmlerle ilgili de söylemek sitediğim birkaç şey var. Zira çok soran oluyor; cevapsız da bırakmak hoşuma gitmiyor. Bunun için ikisiyle ilgili de eleştiri öncesi birkaç görüş paylaşacağım.

Village Voice, her yıl eleştirmenler arasında en iyi film anketi düzenler. Birkaç senedir ben de katılıyorum. Bu yılki anket sonuçları geçen gün yayımlandı. Benim de yılın en iyi filmleri listem içindeydı. İsterseniz açıp bulabilirsiniz (http://www.villagevoice.com/filmpoll/view/critics/Ali+Arikan/2016) ama çoğu henüz Türkiye’de vizyona girmedi. Hatta bazıları hiç girmeyecek (mesela Coen Kardeşlerin Hail Caesar!’ı sadece İstanbul Film Festivalinde gösterildi). Onun için gelecek hafta bu köşede geçtiğimiz yıl Türkiye’de vizyona girmiş filmler arasından seçtiğim bir listeyi yayımlayacağım.

Neyse, Village Voice’taki listem çıkınca bir çok arkadaşım listede Manchester By The Sea filminin neden olmadığını sordu. (Henüz bu da Türkiye’de vizyona girmedi ama önümüzdeki hafta bir festivalde gösterileceğini sanıyorum) Aslında son ana kadar listedeydi ama belki de iyi ki çıkmış. Çünkü filmin üstünde düşündükçe fikirlerim biraz değişiyor. Felsefi olarak filmin en sonunda yazar ve yönetmen Kenneth Lonergan karakterlerden biriyle ilgili bir seçim yapıyor. Bir anlamda da bu şimdi kim olduğunu söylemek istemediğim karakteri temize çıkarıyor, onu affediyor. Filmin belki de en önemli sahnesinde gelen bu seçimi düşündükçe, Manchester By The Sea’nin ve böylelikle Kenneth Lonergan’ın dürüstlüğünden şüphe etmeye başlıyorum.

Bunun dışında da filmin garip bazı yerleri var ve insanı ister istemez filmden alıp çıkartıyor. Yönetmenin kendisinin olduğu sahnenin sebebini anlayamadığım gibi, bu sahnenin hemen peşine gelen amatörce bir karenin fonksiyonel bir sebebi olduğu hissine kapıldım. Fakat böyle bir sebebi de arasam da bulamadım. Aynı şekilde fonda Duke Ellington müziği çalarken gerçekleşen bir montaj var ki düşündükçe bana epey aptalca geliyor. Manchester By The Sea, yönetmene has sadeliği ve “gerçekçiliği”, başta Casey Affleck ve Michelle Williams olmak üzere tüm oyuncuların harika performanslarıyla birleşince, filmi izlerken çok iyi bir eser izlediğiniz hissi yaratıyor. Fakat daha sonra zaman geçip sakin kafayla düşündükçe “azalan” bir film bu.

la la land

Kenneth Lonergan’ın daha önceki filmlerini çok sevdiğim için bu büyük bir sürpriz aslında. La La Land de ayrı bir sürpriz oldu çünkü o filmden de kesin nefret edeceğime inanmıştım. Ne de olsa yazar-yönetmen Damien Chazelle’in bir önceki filmi Whiplash için şu gözlemlerde bulunmuştum: “Whiplash’in orijinal hiçbir yanı yok. Müzik filmleriyle bir karşılaştırma yapmak zaten gereksiz çünkü müzik filmi değil aslında bildiğin Rocky filmi bu… Damien Chazelle’in çok konuşulan filmi Whiplash, öyle bir kendi kendini sabotajla sona eriyor ki filmin ne kendi yarattığı dünyayla ne de gerçek hayatla bir bağlantısı kalmıyor.”

Chazelle’in yeni filmi, modern Hollywood müzikali La La Land de cazla epey haşır neşir bir yapım. Aynı Whiplash gibi bu film de cazın ne olduğunu bilmiyor. Bunun yanında başrol oyuncularından kurbağa gözlü şirine Emma Stone’da oyunculuk yeteneği çok iyi olabilir ama ses sıfır. Şarkı söyleyemiyor, sesi yetmiyor. Islık çalar gibi pek çok sahnede. Çok iyi dans ettiği de söylenemez ve böylece tüm yük Rian Gosling’in sırtında. Neyse ki adamdaki ses biraz daha iyi (çok iyi değil ama) ve vasatın üstünde dans yeteneği var. Aralarında bariz kimya da olduğu için günü kurtarıyorlar.

Damien Chazelle aslında filmle tam anlamıyla modern bir Hollywood müzikali yapmaya çalışıyor. Sadece müzikallerde olacak uçma, kaçma, otoyolda şarkı söyleyip raks etme gibi sahneler var ama aslında ayakları yere basan bir film La La Land. Rian Gosling’in idealist ve hayalperest jaz piyanisti karakteri, Emma Stone’un oynadığı aktrise aşık olunca hayat ve kendi rüyalarıyla uzlaşmak zorunda kalıyor. Aynı şekilde Stone’un karakteri de bu ilişki sayesinde katı gerçekçilikten biraz uzaklaşıp, sanatçı ruhunun ortaya çıkması için çaba gösteriyor. Ve el ele insanı darmadağan edecek bir sona doğru ilerliyorlar. Beni kafaladı.

Şimdilik ikisiyle ilgili de bu kadar. Önümüzdeki haftalarda hem Manchester By The Sea hem de La La Land’le ilgili daha geniş yazacağım. Gelecek hafta da yılın en iyi filmleri var. Kaçırmayın.

Tags