Mad Men: Ölüme Açılan Kapılar! Ali Arıkan bol ödüllü diziyi yazdı

Pazartesi, 15 Nisan 2013 10:33

[wzslider autoplay="true" transition="'slide'"]

Matthew Weiner’ın 1960’lardaki New York reklam dünyası çerçevesinde modern Amerika’nın sosyolojik analizini yaptığı bol Emmy ödüllü dizisi Mad Men, ekranlara geri döndü. Sondan bir önceki olduğu belirtilen altıncı sezonun ilk iki bölümüne, bir yavaşlama ve hatta ölüme, yani nihai sona hazırlanma duygusu hâkim. Öyle ki “The Doorway” yani “Kapı Aralığı” isimli bu iki saatlik bölüm, kapı, geçiş ve dönüşüm sembolizmiyle bezenmiş. 1960’ların sonunda nasıl Amerika’da muazzam bir değişiklik yaşanmışsa, dizinin karakterleri de hayatlarında gerçekleşecek büyük değişikliklerin eşiğindeler.

Mad Men’in leitmotifi, hayatın anlamsız ve düzensiz olması. Daha önce The Sopranos dizisinin ana yazarlarından biri olan Weiner, o dizide de hayatın kurmaca öykülerdeki gibi giriş, gelişme ve sonuç üçlemine uymadığını göstermişti. Mad Men’deyse bu bir nebze daha öne çıkıyor. Beş sezondur (ve bu altıncı sezonun da aynı şekilde devam edeceği görülüyor) dizide hayatın onu yaşayan insanlardan daha büyük ve hatta bağımsız olduğu teması işendi durdu. Öyle ki Mad Men’de karakterler ne kendi hikayelerinin baş kahramanı ne de başkalarının hayatında yardımcı oyuncular. Olaylar onların etrafında gelişiyor ve karakterlerde bu gelişen olaylara sadece ayak uydurmaya çalışıyorlar. John Lennon’ın bir lafı vardır: “Hayat, başka planlar yaparken insanın başına gelenlerdir” der. Mad Men bunun bir ötesine gidiyor ve aynı Bob Fosse’nin 1979 tarihli muhteşem filmi All That Jazz’de Roy Scheider’ın oynadığı koreograf Joe Gideon’ın sadece ölünce farkına vardığı bir olguyu merkezine alıyor: “Tek gerçek ölümdür, dostum.”

Ölüm motifi “The Doorway”in ilk karesinden itibaren açık ve net bir şekilde kendini belli ediyor. Kalp krizi geçiren bir adamın bakış açısıyla başlayan sahne, sonra Hawaii’de bir kumsala uzanıyor. Don Draper (Jon Hamm), nispeten yeni karısı Megan (Jessica Pare) ile bir taraftan güneşlenirken, diğer taraftan da Dante’nin İlahi Komedya’sının Cehennem bölümünü okuyor. Dick Whitman olarak başladığı hayatına, Kore Savaşı’nda ölen bir askerin kimliğine bürünerek Don Draper olarak devam eden bu adam 1967 yılının Noel’inde, dünyadaki cennet olan Hawaii’nin uçsuz bucaksız kumsalında kendi kişisel cehenneminde kavrulmakta. Megan’la olan evliliği onu mutlu etmiyor. Megan, iki sezon arasında (ki bu da altı-yedi ay kadar bir süre) bir pembe dizide başrolü kapmış; Don’a hala tapıyor ama kendi ayaklarının üstünde durmaya da başlamış. Onu her zaman küçük bir kız olarak gören Don acaba Pygmalion’ın son perdelerini mi oynuyor (nesiller arasındaki savaş ve yeninin eskiyi her zaman mağlup edeceği detayı Domokles’in kılıcı gibi çiftin birlikte olduğu sahnelerin üstünde sallanıyor). Bölümün sonunda vakıf olduğumuz bir sır, beşinci sezon boyunca kendi içgüdülerine direnen Don’un doğasıyla olan mücadelesini kaybettiğini gösteriyor bize. The Sopranos’un alt metinlerinden olan “leoparın beneklerini değiştiremeyeceği” gerçeğini ispat ediyor.

Mad Men’de her detay belirli bir sebep için var. Hiçbir şey şansa bırakılmaz. Altıncı sezonun ilk bölümünün isminin de Kapı Aralığı olmasının tabii ki bir nedeni var. Bu, direkt olarak Don’un ortağı Roger Sterling’in (John Slattery) psikiyatrıyla olan konuşmalarında iyice belirginleşiyor. Roger, annesinin ölümünden çok etkilenmesine rağmen bunu dışarı vurmamaya çalışıyor. Hayatı bir dizi kapıya benzetiyor. Sonra da köprüye. Fakat diyor ki, en sonunda geriye baktığımızda gördüğümüz, başımıza gelenlerin önemsizliği. Tek önemli olan şey ölüm. Brecht’in Üç Kuruşluk Operası’nın 1970’lerdeki İngilizce çevirisinde denildiği gibi: “Hayat, rezilliktir. Sonra da ölürsünüz.”

“The Doorway”i beğendim ama ne diyeyim, Mad Men gibi bir şaheser için biraz fazla zorlama buldum. Neredeyse kendisinin parodisi gibi olan bölüm, dizinin yavaşlığından şikayet edenlere inadına daha yavaş bir anlatım sunmuş gibi. Weiner’a, dizinin yazar ve yönetmen kadrosuna ve tabii ki başta Jon Hamm olmak üzere tüm oyunculara güvenim sonsuz. Ama sona bu kadar yakınken işlerin biraz daha maksatlı ilerlemesini tercih ederdim. Mad Men’in hayatın düzensizliğini ve hikayeye dönüştürülemeyeceğini savunmasını anlıyorum. Ama en azından bu bölümdeki yavaşlık bana çok yapay geldi. Hem de Mad Men’deki karakterlerin yaşadığı yalan hayatların hepsinden daha yapay.

App. Store’dan iPad ve iPhone’nunuza indirmek için TIKLAYINIZ