Kürt Değil, kadın Filmi; Jîn

Pazar, 17 Mart 2013 12:30

[wzslider autoplay="true" transition="'slide'"]

Dipnot Tablet’in Konuk Yazarı Abdulhamit Güler Reha Erdem’in son filmi Jin’i değerlendirdi.

Tarih, insanoğlunun Tanrı ile olan ilişkisinin olay örgüsü haline gelişinden başka bir şey değil. İnsan her daim inanma arayışında olduğu kadar, kendi tanrılığının iddiasının da ispatı gayretindedir. Kendinden daha kudretli bir varlığın arayışında olması, aslında, insanın en güçlü olarak kendisini niteleme yöntemiydi. 

İnsanın ‘Tanrıtaslarlık’ hali tarih boyunca şekilde değiştirdi. İnsanın insanla olan ilişkisi de, doğaya hükmetme çabası da, teorik ve kuramsal olarak (özellikle felsefeyi kullanarak) ortaya koyduğu metinler de, ‘Tanrı gibi yapma’ içgüdüsünün tezahürüydü.

Tarih boyunca savaşlar hep bu sebepten çıktı. İnsan, eşyaya bu içgüdü sebebiyle hep ‘yeni’ şekil verme derdinde oldu. Canlıların tamamı -hep bu sebepten- insan için ‘araç’tan başka bir şey olmadı. Ve en mühimi de, insan, insanı bu sebepten öldürdü.

İşte insanlık tarihini özetleyen bu manzaranın bir benzerini ülkemizde senelerdir yaşıyoruz. 35 seneyi bulan ‘terör’ meselesi, en az 100 seneyi bulan ‘inkar’ politikası ve sonunda vardığımız noktada ‘Çözüm Süreci’ için birbirini umursayan ve ‘masaya oturan’ insanlar topluluğu.

Ne garip değil mi; insanoğlu, kendi çizdiği sınırlar sebebiyle ölüm tehdidi yaşıyor ve yine aynı sınırların ihlali bahanesiyle ‘öldürmek zorunda’ kalıyor.
Kürt meselesini sadece birkaç satırda (hem de bu şekilde) izah etmek elbette mümkün değil. Maksadım, ‘Jîn’e kapı aralamak.

Reha Erdem’in son filmi ‘Jîn’, vizyona girdi. Örgüt mensubu bir Kürt kızının dağdan inme çabasını ve bunu ovadakiler sebebiyle başaramamasını anlatan film, Erdem’in güncele en yakın eseri. Ülke olarak kanayan yaramız diyebileceğimiz şiddet ortamının sonlandırılması için ortaya konan irade hiç olmadığı kadar karşılık buldu ve hayatın her alanında tezahürünü görüyoruz. ‘Kürt Sineması’nın son dönemde eser üretme noktasında bereketli bir dönemden geçmesini de buna bağlayabiliriz.

-Tanımı tam olarak yapılamamakla beraber- Jîn’i Kürt Sineması olarak nitelendirmek mümkün değil. Elbette bir Reha Erdem filmi ve elbette ‘Türkiye Sineması’ dediğimiz çerçevede bir üretim. Zaten böyle bir nitelendirme derdinde olmak da filme haksızlık. Zira Reha Erdem, -kendi sineması bakımından riskli bir adım atarak- fazlasıyla güncel ve somuta dayalı bir konuyu filme aldı.

Yönetmen, filminden bahsederken, “Şu an yaşanan gerçekliğe çok yakın. Onun için de belki en zorlandığımız film bu oldu” diyor. İşte ‘fazlasıyla somut’ derken kastım da buydu. Film dili olarak ‘dolaylı anlatım’,'soyutlama’ ve ‘metafor’ kullanmayı tercih eden bir yönetmenin, fazla güncel ve fazla somutluk içeren mevzuları ele alışı risk barındırır.

Reha Erdem, Jîn’de göze aldığı riskten tam olarak kurtulamamış gibi. ‘A Ay’, ‘Beş Vakit’ ve ‘Kosmos’un üstüne gelen filmin tam bir ustalık eseri olmasını beklerdim. Hem biçimsel olarak, hem de nitelik bakımından çok şey beklediğim halde Jîn’de ‘olamamış’ bir şeyler var.

Buradaki sorun hem Reha Erdem’in maksadı, hem de bizim (benim de diyebiliriz) bakış açımız ve algımız. Biz filmi konuşurken ‘Kürt Meselesi’ne eğiliyor diyoruz. Erdem ise “Bu figür (kastı Jin) Kürt olmaktan önce kadın” izahında bulunuyor. Yani filmi değerlendirirken, yönetmenin ‘feminist’ sınırlarda dolaşan yaklaşımını da dikkate almak gerekiyor.

Filmde Jin’in dağdan inmesini engelleyenler erkekler. Uzun yolculukları göze alarak, dağ tepe aşarak silahını toprağa gömen Jin, bir türlü ‘erkek sınırı’nı aşarak ‘ovaya’ inmeyi başaramadığı için geri dönmek zorunda kalıyor.

Reha Erdem sinemasında ‘erkek’, elbette sadece erkek değil. Her daim ezilen ve engellenen kadını ezen ve engelleyen erkek, sistemi ve baskıcı düzeni de temsil ediyor. Jin’i dağa çıkaran erkek de, dağdan inerken tecavüze yeltenen erkek de, jandarmadan kurtardıktan sonra faydalanmaya çalışan erkek de, erkeklerin belirlediği sistemi simgeliyor. Erkek, ‘güç’ sahibi. Gücü hem kullanan, hem de temsil edendir. Gücün sınırlarını çizen, ihlal eden, cezayı belirleyen ve uygulayandır da. Bütün bu yetki dairesinde sadece cinsi farklı olan kadın değil, türü farklı olan hayvan da tehlike altındadır. Reha Erdem de Jin’de buna dikkat çekmek için hayvanları (geyik, ayı, başak, kertenkele, kaplumbağa, vs) metafor olarak kullanır.

Bu yaklaşımın doğruluk payı yüksek olmakla beraber, bütün sorun ‘erkek’miş gibi göstermek, -şeklî olarak da olsa- genel resmi zedeliyor. Erkek yaratılışının/doğasının gereği nasıl yanlış yapıyorsa (veya yanlış anlaşılıyorsa), kadın da benzer şekilde duruma etki ediyor (Sisteme ortak olan, tecavüz teşebbüsüne susan/göz yuman kadın misali).

Jin, sinematografik olarak beklentimin altında kaldı. Özellikle Kosmos gibi sürpriz bir film sonrası ustalık eseri beklerken, Kosmos’un gerisinde ancak ‘Reha Erdem Sineması’nın hakkını veren bir eserle karşı karşıya geldim.

Tamamı dağda-bayırda geçen filmin en büyük avantajı, harika doğa manzaralarıydı. Evet, manzaralar harikaydı. Ancak bazı noktalarda daha iyi çerçeveler olabilirdi diye düşündüm. Kamera kullanımı da genelde sürprize kapalıydı. Kosmos’un hareketliliği veya Hayat Var’ın dinginliğinin benzeri değil, eldeki sarp yamaçların ve yüksek ağaçların yanı sıra uçsuz bucaksız bozkırların avantajını kullanarak çeşitli sinematografik güzellikler sergilemesini bekledim, Reha Erdem’den. Tam ümidimi kesmişken, son sahne imdada yetişti (O sahne olmasa filme eksi puan bile verebilirdim). Filmin neredeyse bütün mesajını barındıran son sahne, kamera hareketi ve montaj tekniği açısından olduğu kadar, ironik ve metaforik yaklaşımı bakımından da doyurucuydu.

Vizyona yeni giren filmleri yazmayı pek sevmiyorum. Zira filmi bütün unsurlarıyla ele alamıyorsunuz. Fazla ipucu vermemek ve sürprizleri heba etmemek için çoğu noktayı genel olarak değerlendiriyorsunuz. Jin ile ilgili yorumlarımın gelip gelip bir yerde tıkanmasının sebebi de bu belki.
Reha Erdem, derdi olan bir sinemacı. Dert edinme erdemine sahip bir insandan daha iyisi, dert edinme erdemine sahip olarak sanat icra eden insandır. Bu bağlamda Reha Erdem’i de, sinemasını da çok önemsiyorum. Dert edindiği insanı da, insanın derdi olan insanı da seviyorum.

İnsan, öylesine insana mahkumdur ki, var olabilmek için yok etmek, yaşayabilmek için öldürmek durumundadır. İşte bu bağlamda denebilir ki; insan, insanın kurdudur ve esasında insan, insanın yurdudur…

Ne mutlu yurdunun sınırını insanla çizene. Ne mutlu sınır engelini insanla aşana…

Abdulhamit Güler
abdulhamitguler@gmail.com
@_hayirlisi_

App. Store’dan iPad ve iPhone’nunuza indirmek için TIKLAYINIZ