Küçük Adamların Büyük Yürekleri

Cuma, 8 Mart 2013 15:47
kelebek

Bir şair yaşamıştı Zonguldak’ta
Adı Rüştü Onur’du
Bilseydi hatırlanacağını
Ölümünden sonra
Memnun olurdu…

Ünlü şair Behçet Necatigil, ölümünden sonra Rüştü Onur’u bu sözler ile tanımlamıştı. Türkiye insanı ise Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu ile geçtiğimiz hafta vizyona giren “Kelebeğin Rüyası” filmi ile tanıdı. Bugünlerde filme konu olan, genç yaşlarında kaybettiğimiz iki genç şairin edebi yönleri, şiirleri ve ilginç hayat hikayeleri 7’den 70’e her kesimden insanın ilgisini çekiyor.

Rüştü Onur, köy öğretmeni bir baba ile ev kadını bir annenin en büyük çocukları olarak Zonguldak’ta dünyaya geldi. Lise yıllarında dönemin öldürücü hastalıklarından vereme yakalandı. Okulu bırakmak zorunda kalınca “Maliye Varidat Memur Muavini” olarak Ereğli Kömür İşletmeleri’nde çalışmaya başladı. Onur’un hayatı hastalığının şiddetlendiği 1941-1942 yıllarında iş ile hastane arasında geçiyordu. Ancak bir taraftan da şiirler yazıyordu. Bir lisede öğretmenlik yapan ve aynı zamanda da hocaları olan ünlü şair Behçet Necatigil ve kendisi gibi şair olan Muzaffer Tayyip Uslu ile birlikte fikir alışverişinde bulunuyorlar ve yazdıkları yazıları Zonguldak’ta çıkan dergi ve gazetelere gönderiyorlardı.
Muzaffer Tayyip Uslu da Rüştü Onur ile aynı kaderi paylaşıyordu. O da verem ile mücadele ediyordu. Rüştü Onur hastalığından sonra yaşam ile ilgili umutsuzluğa kapılmış şiirlerinde de ölüm ve ayrılık temalarına ağırlık vermişti. Muzaffer Tayyip Uslu ise Onur’un aksine yaşamındaki acılara inat, yaşamanın güzelliğini yazmıştı.
Rüştü Onur, 22 yaşında, Muzaffer Tayyip Uslu ise Onur’dan 2 yıl sonra 24 yaşında veremden dolayı hayatlarını kaybettiler.
Bir kelebeğin hayatı gibi güzel ve anlamlı yaşadılar ama bir kelebek kadar da hayattan erkenden göçüp gittiler.
Bizim onları tanıyıp şiirleri bugün okuyor olmamızın en büyük vesilelerinden bir tanesi Yılmaz Erdoğan’ın yeni vizyona giren filmi “Kelebeğin “Rüyası” ile oldu. Ama neden bu kadar geç kaldık bu iki şairi tanımak için? Türkiye’nin en önemli şairlerinden Haydar Ergülen bu soruyu bakın nasıl yanıtlıyor:
“Biri 22 diğeri 24 yaşında ölmüş, hakikaten iki ‘genç’ şair. Şairlerin gençliklerine ölümleri de dahil elbette. Yılmaz Erdoğan’ın çektiği “Kelebeğin Rüyası” filmi vesilesiyle unutulmaktan kurtuldular. O yıllardaki yaygın ince hastalık nedeniyle, verem yani eski kanser sebebiyle erkenden ölüyorlar. Rüştü Onur’un sanatoryumda tanışıp nişanlandığı Mediha Sessiz’in şairden 3 ay önce yine hastalıktan ölmesi, kısa süre sonra da şairin ölmesi …Zonguldak, Devrek, kömür madenleri, 2. Dünya Savaşı yılları…Yani hem şiir olacak hem de bundan film olacak kadar çok, trajik, lirik hatta epik malzeme var. Eğer film çekilmemiş olsaydı, büyük olasılıkla Salah Birsel’in “Rüştü Onur” kitabının yeni baskısından ve Devrek’te anısına düzenlenen etkinlikteki konuşma ve yazıların toplandığı kitaplardan başka bir şey olmayacaktı elimizde. Muzaffer Tayyip Uslu’nun “Şimdilik” kitabı da yeniden basılmış, bu sevindirici, bir de İbrahim Tığ ve Leyla Şahin’in hazırladıkları Rüştü Onur kitabı var. Film her anlamda faydalı oldu diyebilirim. Bu şairler üzerinden şiire, şairlere yönelik geçici de olsa bir merak uyandığından, ilgi duyulduğundan söz edebiliriz.”
Edebiyatçılar tarafından bilinip okunsalar da edebi yönleri hakkında maalesef kaynaklarda yeterli bilgiye sahip değiliz. Genç yaşta kaybetmemizin ve o dönemde şiirlerinin toplanılmamış olmasının etkisi de büyük!
“İkisi için de ‘erken Garip’ ya da ‘Gariplerin Garip’i” demek mümkün. Evet, öğretmenleri ve arkadaşları Behçet Necatigil de olsa, onlar da Garip şiirine taşradan yazılmış şairlerdir. Kim bilir belki de Orhan Veli ve arkadaşlarının, ama temel olarak da Orhan Veli’nin şiirini yazdığı ‘küçük insan’lar onlardır belki de, ‘küçük adam’lar. Şiirleri sıcak, sevimli, lirik, hüzünlü, güleryüzlü, gülümseyen, gülümseten, düzgün, sitemli ama yine de yaşama sevincinin güzelliğiyle dolu, yalın şiirlerdir. Sanırım öğretmenleri, sonra da arkadaşları ve İstanbul’dayken de mektuplaşmaları, aynı dergilerde yayımlamış olmaları gibi kimi insani yakınlıklar dışında, şiirlerinin yakın olduğu söylenemez. Hem Necatigil gibi bir büyük ve özel şairden de ancak şiir anlayışı, şiir ahlakı bakımından etkilenilebilinir, yoksa onun gibi yazmaya çalışarak değil. Eh zaten sonrasında da Türk şiirinde Necatigil ‘gibi’ yazmak mümkün olmamıştır. Her zaman ikisi birlikte anılan şairler oldular. Doğrusu ben de onları öyle okudum ve iki kere yürek sızısıyla okudum. Bazı şiirlerini gördüğümde hatırladım, yeniden okudum, yeniden sevdim. Şiiri ciddiyetle ele aldıkları, okudukları, şiir denen bu gayya kuyusuna daldıkları, hayli, kaldıkları, ömürleri olsaydı bu kuyudan hiç çıkmayacakları belli oluyor. Dergi çıkarma düşünceleri, ki şiirde kalmak isteyen her genç şairin arzusudur bu, onların şiire ömür verdikleri kadar, ömürlerini yatırdıklarını da gösteriyor. Eh o günden bugüne, yani 70 yıl sonrasına bir biçimde adlarıyla ve üçer beşer şiirleriyle de olsa kaldıklarına, taşındıklarına göre, elbette şair sayılırlar. Büyük şair olmak kolay değildir elbet, ama şiirin yolunda olmak, onunla ilgilenmek, dünyanın şiirine açık olmak ve dünyaya şiirle açılmak, öyle bakmak da insanı büyüten bir şeydir. Önemli olan budur. Kendini şair sayan herkes şairdir benim için. “

Her ölüm erkendir ama ölümün her an ensesindeymişçesine yaşaması daha zordur insanın. Bu iki genç şair de her an öleceklermiş gibi yaşadılar, kısacık zamana onlarca şiir sığdırdılar. Ölümlerinin üzerinden yaklaşık 60 küsur sene geçmesine rağmen hatırlandılar ve Türkiye’nin en ünlü oyuncuları ile yeniden hayat buldular.

Memnuniyet/Rüştü Onur

Benden zarar gelmez
Kovanındaki arıya
Yuvasındaki kuşa;
Ben kendi halimde yaşarım
Şapkamın altında.
Sebepsiz gülüşüm caddelerde
Memnuniyetimden;
Ve bu çılgınlık delicesine
İçimden geliyor.
Dilsiz değilim susamam
Öyle ölüler gibi
Bu güzel dünyanın ortasında…
Öldükten sonra/Muzaffer Tayyip Uslu

Diyecekler ki arkamdan
Ben öldükten sonra
O, yalnız şiir yazardı
Ve yağmurlu gecelerde
Elleri cebinde gezerdi
Yazık diyecek
Hatıra defterimi okuyan
Ne talihsiz adammış
İmanı gevremiş parasızlıktan…