Kobani Ateşi

Pazartesi, 13 Ekim 2014 12:36

Sokakların ateş topuna döndüğü günler yaşıyoruz. Siyasetin pragmatist diline karşı bu günleri öngören aklıselim bir avuç insan defaten nafile bir çabayla Türkiye’nin adım adım bir iç savaşa doğru sürüklendiğini anlatmaya çalıştı.

Uzunca bir süre daha işgal ettiği gazete köşelerinden, televizyon programlarından (dertleri olan, samimi yazarların düşünürlerin hakkını yemekten imtina ederek söyleyerek) koro halinde beyinlerinin ağırlığı altın kantarında tartılacak kadar hassas ağırlıkta olan yazarların “yüksek” fikirlerini okuyacağız. Tüm bu “yüksek” düşünceleri bir kenara bırakarak (ki bırakmanızda bence hiçbir sakınca yoktur) gelin biraz sokağın nabzını tutmaya, anlamaya çalışalım.

Bir gün öncesinde dolmuşların, özel araçların ateşe verildiği, sokaklarında polisle şiddetli çatışmaların yaşandığı, tüm bu olayların arkasından Kürtlere ait işyerlerinin tahrip edildiği Bağcılar semtindeyim. Oturduğum çay ocağında çoğu zaman kimseye bir şey sormaya bile gerek kalmıyor. Zaten tek gündem maddesi Kobani ve Bağcılar semtinde yaşanan gelişmeler oluyor.

Yan yana iki kürsü ve tabureler. Birinde mola vermiş Kürt inşaat işçileri, diğerinde Karadenizli ve Azeri iki esnaf. Kürt işçiler tek kelime dahi etmeden gazetelere gömülüyor haberleri takip ediyorlar. Diğer masa ise yavaş yavaş kalabalıklaşıyor ve gündem üzerine tartışmalar başlıyor. İlkin olaylar değerlendiriliyor. Gazetelerde yanan araçların görüntülerini göstererek bunun parasının kimden çıkacağını soruyor Azeri olan. Ardından devam ediyor, ben IŞİD’i haklı buluyorum. Bu önermeye hemen bir itiraz yükseliyor. Bunların aslı Ermeni, gerçek Kürtler Çanakkale’de bizimle birlikte savaştı. Kürt işçiler belli ki rahatsız oluyor ve tartışmaya hiç katılmadan kalkıyorlar masalarından. Tartışma gittikçe hararetleniyor. Erdoğan’ın demeci üzerinden yorumlar yapılmaya başlanıyor. İki örgütünde terörist olduğu ve fark olmadığı beyanı genel kabul görüyor. Ancak itirazlarda yok değil. Türkiye’nin tarafsız davrandığına örnek gösterilen bir tuhaf önerme geliyor. Biz Yezidileri bile kabul ettik. Onlar peygamberimizin torunlarını katletmişlerdi… Ezidilerin Ortadoğu’nun kadim halklarından biri olduğunu isim benzerliğinden dolayı karıştırdığını söyleme ihtiyacı duyuyorum. Ama inatla aynı düşüncesini tekrar ediyor. Ve bu düşüncesini herkese kabul ettirmeyi başarıyor. Sağduyu sahibi birkaç sese rağmen Kürtlere olan öfkenin söylem düzeyindeki dozu gittikçe yükselmeye başlıyor. Tüm bu tartışmalarda tek makul noktanın Suriye politikasının yanlış olduğu konusundaki hemfikirlik olduğunu söylemek mümkün. Askeri bir operasyonun yanlış olduğu herkesin ortak fikri.

Sohbetimize Selefi gençler ile devam ediyoruz. Sosyal medyada paylaşılan kafa kesme ve şiddet görüntüleri üzerinden bunun bir algı yönetimi politikası mı olduğunu, yoksa gerçekten İslam anlayışında bunun vacip mi olduğunu soruyorum. Medyanın bir algı yönetimi politikası olduğunu, sürekli kendilerinin şiddet yanlısı gösterildiğini ancak Cihad’ın gereği olarak kafa kesme ve şiddetin bir gereklilik olduğunu belirtiyorlar. İslam’ı “kafa kesenler”in dini olarak yansıtmak istiyorlar ise varsınlar yansıtsınlar. Ancak bu Cihad’ın bir gereğidir, böyle yansıtıyorlar diye bundan vazgeçilecek değil diyorlar. Örnek olarak Benu Kureyze kabilesi cezalandırılırken 900 Yahudi’nin kafasının kesilmesini, Hz Ali’nin yorulduğu için kılıç tutan kollarını sık sık değiştirdiğini ve emri Hz Muhammed’in verdiğini gösteriyorlar.

Yazının devamı için:

Hazırlayan: Ali Mendillioğlu

TÜRKİYE’NİN EN ÇOK OKUNAN TABLET DERGİSİNİ ÜCRETSİZ OLARAK

iPAD’İNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

 available-on-the-app-store

ANDROİD TABANLI TABLETİNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
Get-it-on-Google-Play