Kingsman: Ergenlere Masallar

Pazartesi, 23 Mart 2015 10:58

James Bond filmlerine revizyonist, espritüel veya post-modern bir perspektiften bakmak orijinal bir yaklaşım değil. Fakat nedense gösterime giren her yeni postyapısalcı casus filmi, belli bir zümre tarafından muazzam bir keşifmiş gibi yere göğe sığdırılamıyor.  Belli bir zümreden kastımsa ergen erkek çocuklar ve ergen erkek çocuğu mantalitesinden bir türlü kurtulamayan yaşını başını almış adamlar… Bu iki grup birbirinden gıcık ve gülünç ama “Y kuşağı kültürü”ne yakın olduğunu zorlamalarla ispatlamaya çalışan koca koca adamlarda ayrı bir zavallılık söz konusu. İşte, Kingsman: Gizli Servis tam bu tip acınası seyirci için yapılmış bir film.

Aslında bu kadar haşince yaklaştığıma bakmayın. Film, başlarda gayet eğlenceli, kendini de güzelce izlettiriyor. Fakat belli bir yerden sonra tadı kaçıyor, en sonlara doğruysa rezalet bir hal alıyor. Kadın düşmanı, vahşet düşkünü, sorumsuz bir şiddet manifestosuna dönüşüyor. İlk defa duyduğu bir küfrü ders sırasında bağırarak kendini ispatlamaya çalışan orta sınıf öğrencisi gibi. Sıfır nüans, sıfır sevimlilik, sıfır akıl.

Filme ismini veren Kingsman, Birinci Dünya Savaşı sonrası kurulmuş uluslararası bir casusluk organizasyonu. Ajanları kod adlarını Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri’nden alan organizasyonun bir numaralı askeri Galahad kod adlı Harry (Colin Firth). Harry’nin, babası 20 önceki bir Kingsman operasyonunda ölen Eggsy’yi (Taran Egerton – Cockney aksanı filmin sonuna doğru direkt Liverpool lehçesine dönüyor) organizasyona kazandırma çabaları sırasında Samuel L Jackson’ın konuşma özürlü bir çılgın milyarder olarak oynadığı Richmond Valentine’ın dünyayı ele geçirme planına da şahit oluyoruz. İlk başta dediğim gibi filmin birinci perdesi çok iyi. Rezillik sonradan geliyor.

Kingsman: Gizli Servis’in bu sadist tarzı aslında büyük bir sürpriz değil. Yönetmen Matthew Vaughn ve birlikte çalıştığı senarist Jane Goldman daha önce yine İskoç çizgi romancı Mark Millar’ın başka bir öyküsünden esinlenerek filme aldıkları Kİck-Ass’ta da şiddet için şiddet ve seyirciyi şoke etmek için şoke etmek amacını güdüyorlardı. Zaten Millar’ın çizgi romanları da buna müsait. Gelişmemiş, vahşi, ilkel kitaplardır hepsi. Mesela Wanted adlı kitap (birkaç sene önce çekilen filmiyle alakası yoktur), öykü boyunca müptezel bir anti-kahramana dönüşen ana karakterin okura bakıp “Bu da benim size Eski Ahit’te Tanrı’nın Sodomluları cezalandırdığı şeyi yaparken ki suratım” dediği bir kareyle biter. Bu kadar edebi değil tabii. Direkt ne yaptığını söyler; ben orta yolu buldum. Neyse, filmin yapımcı kadrosunun estetik anlayışı her yaştan sivilceli, korkak ergen fantezisi düzeyinden öteye gidemez genelde. Bu filmde de gitmiyor zaten.

Matthew Vaughn’un şiddete yaklaşımı sadece anlamsal olarak değil görsel ve sinematik açıdan da sıkıcı. Zaten filmin baymaya başlamasıyla aksiyonun ön plana çıkması da üç aşağı beş yukarı aynı zamana denk geliyor. Newton’ın kanunlarına aykırı bir fizik anlayışı bu gibi filmlerde doğal. Orası beni ilgilendirmiyor. Ama bir yönetmenin film çekerken en önemli görevi beyazperdede olan biteni kafa karıştırmadan, profesyonel ve ustaca seyirciye sunabilmesidir (tabii bunun tersini de isteyerek yapabilir; önemli olan böyle bir antitezin bile bilerek, isteyerek ve ustaca sunulması). Vaughn’un aksiyon sahnelerinde ne olduğunu anlayabilmek için her kareyi teker teker durdurmak gerekiyor. Karakterlerin A noktasından B noktasına neden gittikleri gibi epey önemli bir detay her zaman göz ardı edilmiş. Arada sahnenin hızı yavaşlıyor, sonra da iki katı artıyor; iyi de bu yöntem geçen on yılda kaldı artık. Ki o zaman bile bu teknik öyle pek matah bir şey değildi.

Somut bir örnek vereyim. Kingsman: Gizli Servis’in en göz alıcı aksiyon sahnesi Kentucky’deki ırkçı bir kilisede geçiyor. Ölümcül bir deneyin kobayları olduğunu bilmeyen cemaat, her gördüğünü öldürme içgüdüsüyle hareket eden bir canavar ordusuna dönüşüyor. Kahramanımızda onların arasında kalmış; o da bu deneyden etkileniyor. Ve bir hengamedir gidiyor. İnsanlar birbirlerini silahlarla vuruyor, çakmaklarla dağlıyor, bıçaklarla kesiyor koparıyor. Bu bilinçsiz manyaklar ordusu ellerine ne geçirirse silah olarak kullanıyor ve vahşice birbirlerini öldürüyor. Bu sahne Quentin Tarantino’nun ilk Kill Bill’inin sonundaki “Crazy 88” sahnesini andırmak istiyor şüphesiz. Zaten filmden sadece yüzeysel anlayanlar da bunu zannedecektir şüphesiz (az bilen hiç bilmeyenden her zaman daha fenadır, unutmayalım). Ama iki sahnenin ardında hem estetik hem de ahlaki açıdan dağlar kadar fark var. Matthew Vaughn, Tarantino’nun tırnağı bile olamaz; filmi için seçtiği şarkılar bile çok bilinen, yavan parçalar. Bu arada belirtmeden edemeyeceğim: Film İngiltere’de çekilmiş; bildiğin Surrey’deki bir çıkmaz sokağı ve İngiliz mimarisi olduğu her yerinden belli bir kiliseyi Amerika’nın güneyi diye yutturmaya çalışıyor film ama yemezler.

James Bond filmleriyle tabii ki dalga geçilebilir, kafa bulunabilir, onlara revizyonist yaklaşılabilir. Ama bunun için o filmlerin ne olduğunu de bilmek lazım. İngiltere’nin James Bond’a bağlılığının temelinde kaybolana özlem fantezisi yatar. Bu zavallılıkla harmanlanmış melankoli, hem yıllar boyunca Bond filmlerinde tezahür etmeye devam etti, hem de İngiliz – ve belki de Galler’in – karaktere bakışını etkiledi (genel olarak İskoçların Bond’a karşı Sean Connery’ye olan milli bağları dışında romantik bir yakınlıkları yoktur).  Yıllar boyu İngiltere’de yaşadım; en ilginç gözlemlerimden biri de zaten bu olmuştur.  İngilizler, imparatorluklarının çok kısa bir süre içinde yok olmasını bir türlü kabullenemezler. Bunu açık açık söyleyen pek bulamayabilirsiniz ama bu hissin en azından bilinçaltında yerleşik olduğunu görmek için psikolog olmaya gerek yok. Ondan da öte, bu kaybın, İmparatorluklarının belki de en şaşalı zamanından yarım asır kadar sonra meydana gelmiş olması onları daha da bir kötü etkiler. Bu sebepten dolayı da milli gururlarını okşayacak ve bir nevi İngiliz ayrıcalığını dünyaya gösterecek olayları belki de gereğinden fazla önemserler (İngilizleri bize çok benzetirim zaten). Bunun tersine Amerikalılar melankolinin m’sinden anlamaz, böyle bir duyguyu hissetmez ve her zaman, her yerde kendilerinin en iyi olduğunu düşünürler (genel olarak söylüyorum). Amerikan ayrıcalığı ve İngiliz ayrıcalığının farkı budur. Kingsman: Gizli Servis, kökünde İngiliz olan bir hikâyeyi Amerikan aksanıyla anlatıyor. Asıl uyuşmazlık burada zaten. Yani ne James Bond olabiliyor, ne de Jason Bourne.

Hazırlayan: ALİ ARIKAN

Dipnot Tablet’in 209. sayısını indirmek için:

TÜRKİYE’NİN EN ÇOK OKUNAN TABLET DERGİSİNİ ÜCRETSİZ OLARAK

iPAD’İNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

 available-on-the-app-store

ANDROİD TABANLI TABLETİNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
Get-it-on-Google-Play