Kelebeğin Rüyası’nın Oscar’daki büyük rakibi! Ali Arıkan yazdı

Çarşamba, 25 Eylül 2013 11:08

[wzslider autoplay="true" transition="'slide'"]

Postyapısalcılık, dekonstrüktivizm ve onların doğal devamı olan post-modernizmin düşünce dünyasına verdiği en büyük zararlardan biri şüphesiz görecilik kavramıdır. Postmodernistler genelde kulağa bilimsel gelen ama aslında düpedüz saçmalık olan beyanlarla bilimin aslında objektif olmadığını “ispat” etmeye çalıştılar. Tabii Deleuze, Irigaray ve Lacan gibi filozoflar matematiğin m’sinden veya fiziğin f’sinden bihaberlerdi. Buna rağmen doğal bilimler hakkında ileri geri konuştular. Mesela Lacan, ereksiyonu -1’in karekökü olarak tanımlamıştı ki sadece bu bile postmodernizm akımını yerle yeksan etmeye yetmeliydi ama heyhat…

Postmodernistler bu bakış açılarını sadece bilim veya felsefe için değil, sosyoloji ve tarih konularında da kullandılar. Mesela Michel Foucault, İslam Devriminden hemen sonra İran’ı ziyaret etti ve Humeyni’nin gerici yönetim tarzının güzelliğine methiyeler düzdü. İran’ın modernleşme serüvenini Şah’la bir tutup “Batı’nın zorlama bir taklidi” olarak nitelendirdi. Foucault’ya göre laik ve ilerici Batı dünyasının ortaya çıkardığı modern toplumun, doğudan gelen enerji dolu siyasal maneviyattan öğreneceği çok şey vardı. Ona göre Humeyni’nin etrafındaki köktendinci grup, Aydınlanma ve Batı’nın akılcı modernliğine karşı tüm dünyada 1789’dan beri verilen en iyi cevaptı. Humeyni’nin yeni kurduğu rejimde hiçbir şekilde muhalefete izin verilmemesi hakkında ne düşündüğü sorulduğundaysa Foucault şöyle buyuracaktı: “Onlardaki Hakikat Rejimi bizdekiyle aynı değil…İran’daki, genel olarak dış görünüşü anlaşılır ama içeriği anlaşılmaz bir din üzerine kurulmuş. Bu da demek oluyor ki bariz bir şekilde kanun olarak buyurulan her şeyin aslında başka bir anlamı da var. Yani aslında başka bir anlamı olan bir şey söylemek ayıplanacak bir belirsizlik değil, tam tersine gerekli ve hatta mükâfatı olan ilave bir anlam seviyesi. Pek çok zaman (İran’da) insanlar gerçek olmayan bir şey söylerler ama bu söylediklerinin daha derin bir anlamı vardır ve bu anlam da kesinlik ve gözlemleme açılarından asimile edilemez.”

Foucault’nun çok basit bir soruya böyle dolambaçlı cevap vermesini yadırgamamak lazım; adam ne de olsa tüm felsefesini muğlak, anlaşılmaz ve aslında tamamen saçma olan beyanlar üzerine kurmuştu. Buna rağmen, Humeyni’nin kestiği veya evinden ettiği yüzbinlerce insanın yaşadıklarına ironi ve kavram karmaşası kullanarak saygıdeğerlik kazandırması tam anlamıyla iğrenç. Bilindiği gibi postyapısalcı tarihçiler de zaten tarihe bir kurmaca olarak bakmayı çok severler. Tabii olan, mesela, öldürülen altı milyon Yahudi’ye olmuştur ama bunun gibi acıları pek sallamazlar. Görecilik kavramı mutlak değerlerin olmadığını savunur. Bu sebeple de en kötü rejimleri bile savunabilirler.

Suudi Arabistan da neresinden bakarsanız bakın baskıcı bir rejim. Muhalefetin susturulduğu bir rejim. Sosyal sınıfların arasında dağlar kadar farkın olduğu bir rejim. ABD’nin Irak işgali öncesi BBC’de bir tartışma programında, Suudi Arabistan’ın İngiltere Büyükelçisi, ülkesinin “katılımcı yönetimle” idare edildiğini söylemişti. Sunucu, “o ne demek” deyince elçi sadece “katılımcı yönetim” demekte ısrar etmişti. Yani Suudi Arabistan’daki iki yüzlü bir rejim.

Bu sebepten dolayı, Suudi Arabistan’da çekilen ilk film olan Wadjda/Vecide’ye olumlu yaklaşmamı beklersiniz değil mi? Maalesef pek olumlu yaklaşamıyorum. Çünkü aklımın yatmadığı birkaç şey var.

38 yaşındaki Suudi Arabistan’lı kadın yönetmen Haifaa Al-Mansour’un filmi En İyi Yabancı Film kategorisinde Suudi Arabistan’ı temsil etmek üzere aday adayı oldu. Wadjda/Vecide sadece Suudi bir kadın tarafından çekilen ilk film değil, ayrıca tamamı Suudi Arabistan’da çekilmiş de ilk film. Riyad’ın belirli yerlerinde filmi çekerken Al-Mansour, ülkedeki yasaklardan ötürü filmi gizli gizli çekmek zorunda kalmış ve bazı sahneleri de bir minibüsün içinden ve walkie talkie aracılığıyla yönetmiş. Film, Riyad’da vitrinde gördüğü yeşil bisiklete sahip olmak isteyen 11 yaşındaki Wadjda adlı genç kızın hikâyesini anlatıyor. Ülkede, kadınların bisiklete binmelerinin bile yasak olmasına rağmen, Wadjda bisikleti kafasına takıyor ve para biriktirmek için, bazıları yasadışı olan çeşitli yollara başvuruyor.
Bu sene Suudi Arabistan’da yapılan tek film olan Wadjda/Vacide, ülkenin Oscar’a aday adayı olarak gönderdği ilk film. Kadınlar, bildiğiniz gibi Suudi Arabistan’da ikinci sınıf insan yerine konuluyorlar. Hatta sınıflandırıldıklarını bile zannetmiyorum. Onların çektikleri çileyi anlatan ve çoğunluğu güya gizlice çekilen bu film de en azından yüzeysel olarak rejim karşıtı gibi görünüyor. Zaten bu sebepten dolayı da Suudi Arabistan’ın onu Oscar’a göndermesi gerçekten garip.

Ben de zaten bu hikayeyi ilk duyduğumda şüphelenmeye başladım. Suudi Arabistan’da yetmişlere kadar, bir film endüstrisi olmasa da sinema salonları vardı. Hatta Yeşilçam yapımları, İran ve Bollywood sinemasıyla birlikte Suudi’lerin en çok sevdiği filmlerdi. Fakat 1980’lere girerken gelen gerici akımla tüm sinema salonları kapatıldı. Tam otuz sene boyunca Suudi Arabistan’da halka açık hiçbir yerde film gösterilmedi.

2000’li yılların sonuna doğru Kral Abdullah, göstermelik birkaç reforma imza attı. Ülkede sinemanın İslam’a uygun olup olmadığı tartışıladursun (internette yaptığım kısa bir araştırmayla iki karşıt fetva buldum), Cidde’deki yerel yönetim 2006 yılında her sene bir film festivali organize etmeye başladı. 2009 yılında da ülkede 30 yıldan sonra ilk defa Menahi adlı film açıkça gösterildi. Sadece erkekler ve on yaşın altındaki erkek ve kız çocukların alındığı gösterim ülkede çok ses getirdi.

Menahi, Suudi Prens El Velid Bin Talal’ın sahibi olduğu yapım şirketi Rotana tarafından yapılmıştı. Wadjda/Vecide’nin de bütçesinin büyük bir kısmı yine Rotana tarafından finanse edilmiş. Bin Talal, Kral Abdullah’ın yeğeni. Yıllar önce ülkeden kaçmak zorunda kalan reformcu babası gibi, kadın haklarına destek veriyor (Suudi Arabistan anlayışıyla kadın haklarına ama). Ama ne olursa olsun kişisel serveti 26 milyar dolar olduğu ileri sürülen bir Suud prensi. Newscorp’un ikinci en büyük hissedarı. Yani elinde kadın haklarının sancağı, kalenin kapılarını zorlayan çılgın bir hürriyet aşığı değil. Suudi Arabistan ilk defa Oscar’a bir film gönderiyor ve gönderdiği film de bu. Amerika’da dağıtımcısı, geçen sene en iyi yabancı film Oscar’ını alan Amour’u da dağıtan ve bu işlerden çok iyi anlayan Sony Pictures Classics. İşte tüm bunlardan dolayı Wadjda/Vecide’ye karşı çekinceli yaklaşıyorum.

Filmi izlemedim; onun için içeriğiyle ilgili yorum yapamayacağım. Fakat filmin sunumu ve satışı, Suudi Arabistan ve kadın hakları üzerine konumlandırılmış durumda. İlk bakışta ülkenin kadınlara olan çağdışı yaklaşımını eleştirir gibi görünüyor ama kimin finanse ettiği ortada. Ayrıca Suudi Arabistan tarafından resmi olarak desteklendiği de açık. Tüm bunlara bir görecilikçinin gözüyle bakıp, “ülkenin farklı dinamikleri var ve onlar insan haklarına değişik bir şekilde bakıyorlar” diyemeyeceğim. İnsan hakları evrenseldir. Kültürden kültüre olan farklar, kadınların doğal haklarının onların elinden alınmasını hiçbir zaman anlaşılır kılmaz, kılmamalı. Felsefi safsataları bırakıp bariz gerçekleri görmek lazım: Suudi Arabistan, kadınlara kötü davranıyor. İsterlerse her sene akıllıca film cilalayıp Oscar’a göndersinler. Yemezler. Kadınlara tüm haklarını verene kadar Suudi Arabistan benim nezdimde baskıcı bir rejim olarak kalacaktır.