James Bond’a Bir Bakış

Salı, 10 Kasım 2015 09:43

Hazırlayan: Ali Arıkan

 

İşte beklediğimiz gün geldi. Yirmi dördüncü James Bond filmi “Spectre” bu hafta vizyona giriyor. Yapımcılar bu filmin de serinin tüm dünyada 1 milyar doların üstünde hasılat yapmış bir önceki yapımı “Skyfall”un izinden gitmesini istedikleri anlaşılır ve bariz. Bu sebepten dolayı Sam Mendes yeniden yönetmenlik koltuğunda. Daniel Craig de dördüncü kez 007 olarak karşımızda. Q (Ben Whishaw) ve Moneypenny’nin (Naomie Harris) yanı sıra yeni M rolünde Ralph Fiennes da “Skyfall”dan sonra ikinci kez aynı rolü üstleniyor.

Sam Mendes’in söylediğine göre tüm bu karakterlerin hikayelerini irdeleme fırsatı onun için hayati önem taşıyordu. “Benim için her şey karakterle başlar” diyen Oscar ödüllü yönetmen şöyle devam ediyor: “‘Skyfall’da ardımda bıraktığım tüm farklı yönlerini işlemek istedim. MI6’i yepyeni bir nesille doldurduk. Yeni bir M, yeni bir Moneypenny ve yeni bir Q. Bu ilişkilerin gelişmesine ve büyümesine olanak sağlamak istedim.” Buraya kadar anlaşılır aslında ama James Bond filmlerinin bir de eğlenceli, cümbüş gibi şeyler olması lazım. Daniel Craig, James Bond’u Jason Bourne vari bir havayla oynuyor. Bu da tabii Bond’un tabiatına biraz aykırı.

James Bond filmlerine şöyle bir bakalım. Bu sene ellinci yaşını kutlayan Bond filmleri, Harry Potter’dan sonra sinema tarihinin gişede en fazla para kazandıran film serisi. Hatta filmlerin yaptığı toplam hasılatı enflasyona göre hesaplarsak, 007, yeni yetme büyücüden bile daha başarılı. James Bond karakteri, artık sadece İngiltere’ye değil tüm dünyaya ait 20. yüzyıldan kalma bir kültürel miras. Türkiye’de de Bond’un İngiliz Gizli Servisindeki kodu, envai çeşit arabaları ve son teknoloji silahları, Monty Norman ve John Barry’nin o ünlü Bond motifi müşterek bilincimize girmiş durumda. Fakat tüm bunlara rağmen, James Bond’u oldum olası hem melankolik hem de biraz zavallı bulmuşumdur.

Mayıs 1945’te İkinci Dünya Savaşından galip çıkmasına rağmen, Britanya’nın son altı senede boynu bükülmüş ve beli kırılmıştır. Bunun üstüne yavaş yavaş da olsa sömürgelerinin özgürlüklerini kazanmaya başlamasıyla, daha elli, altmış sene önce tüm dünyaya kök söktüren İmparatorluğunu tamamıyla kaybetmesine ramak kalır. Suyun öteki tarafındaki kuzenlerinin Churchill’in deyimiyle “adayurtlarını” savaş sırasında kurtarmış olmalarına sevinmelerine rağmen, ABD ve Sovyetler Birliği’nin dünyadaki tek süper güçler olarak nüfuz sağlamaları İngiltere’yi hiç mutlu etmez. 1956 yazında Cemal Abdülnasır’ın Süveyş kanalını devletleştirmesinden sonra da 29 Ekim 1956’da, ABD’ye sormadan Fransa ve İsrail’le bir olup Süveyş kanalını işgale kalkışır. Hem ABD hem de çok açık bir şekilde Mısır’ın yanında yer alan Sovyetler Birliği’nin, Birleşmiş Milletler aracılığıyla hem İngiltere hem de Fransa’ya “otur oturduğun yerde” demesiyle en sonunda dank eder. Artık Britanya bir süper güç değildir. (Fotoromanların son karesinde yazardı böyle cümleler)

Kelli felli bir aileden gelen ve İkinci Dünya Savaşında Birleşik Krallık Bahriyesi Gizli Servisinde görev almış olan Ian Fleming de Britanya’nın gücündeki bu erozyonun etkilerini hissetmiştir. J. R. R. Tolkien veya C. S. Lewis gibi Oxford “don”ları, savaş sonrasındaki değişen koşullara daha fantastik yaklaşırlar; Fleming ise, ondan bir nesil önceki dedektif hikâyesi yazarları E. W. Hornung ve Arthur Conan Doyle gibi ayakları daha fazla yere basan ve bildiği bir konu üstünde kalem sallamaya karar verir: casusluk. Fleming, adeta gerçek hayatta yok olmaya yüz tutmuş o üstünde güneş batmayan İmparatorluk efsanesini, yazdıklarıyla hayatta tutmaya çalışır. Zaten Süveyş Krizi’nden üç sene önce yayınlanan ilk Bond kitabı Casino Royale’de, İngiliz casusa sık sık eşlik edecek CIA ajanı, 007’nin yanında pasif bir karakterdir.

İşte bu zavallılıkla harmanlanmış melankoli, hem yıllar boyunca Bond filmlerinde tezahür etmeye devam etti, hem de İngiliz -ve belki de Gallerin- karaktere bakışını etkiledi (Genel olarak İskoçlar’ın Bond’a karşı Sean Connery’ye olan milli bağları dışında romantik bir yakınlıkları yoktur). Yıllar boyu İngiltere’de yaşadım, en ilginç gözlemlerimden biri de zaten bu olmuştur. İngilizler, imparatorluklarının çok kısa bir süre içinde yok olmasını bir türlü kabullenemezler. Bunu açık açık söyleyen pek bulamayabilirsiniz ama bu hissin en azından bilinçaltında yerleşik olduğunu görmek için psikolog olmaya gerek yok. Ondan da öte, bu kaybın, İmparatorluklarının belki de en şaşalı zamanından yarım asır kadar sonra meydana gelmiş olması onları daha da bir kötü etkiler. Bu sebepten dolayı da milli gururlarını okşayacak ve bir nevi İngiliz ayrıcalığını dünyaya gösterecek (Bu seneki olimpiyatlar gibi) olayları belki de gereğinden fazla önemserler (İngilizleri bize çok benzetirim zaten). İngiltere’nin James Bond’a bağlılığının temelinde de bu kaybolana özlem fantezisi yatar.

James Bond filmleri de zaten trendleri genelde yaratmamış geriden takip etmiştir. Seriye garip bir muhafazakarlık hakimdir. 1964 tarihli Goldfinger’da Bond, hayatta hiç yapılmaması gereken şeyler arasında, 1953 rekoltesi Dom Perignon’u 3 dereceden daha sıcak ısıda içmeyi ve Beatles’ı kulak tıpacı olmadan dinlemeyi sayar. The Spy Who Loved Me’nin sonunda bir sonraki Bond filminin “For Your Eyes Only” olduğu yazar, ama tam o sırada patlama yapan Star Wars’dan dolayı, o filmi daha bilimkurgu temalı (rezalet olan ama benim sevdiğim) Moonraker takip eder. Aynı şekilde, özellikle seksenli yıllarda, zamanın aksiyon filmlerinde ne prim yaparsa, Bond filmleri de o trendi rehber bellemiştir (kokain ticareti, mikroçip yapımı vs). 2006 yılında seriyi biraz daha modernleştirip ayağını yere bastıran Casino Royale bile, o zamanlar pek bir moda olan “gerçekçi başlangıç hikâyeleri” veya parkour gibi zamanın aksiyon trendlerinin bir sonucudur.

Bunları Bond serisini küçük görmek için yazmıyorum. Tam tersi, Star Wars veya Star Trek gibi olmasa da, James Bond’u da oldum olası çok severim. Onun dışında, trendleri takip eden bir film serisi olmasına rağmen 007, anlayış olarak birçok filme esin kaynağı olmuştur (Christopher Nolan’ın özellikle son iki Batman filmi süper kahraman filmlerinden çok Bond filmlerini andırır mesela). Bunun da yanında, Bond filmlerinin hem çekildikleri zaman hem dünyanın hem de sinemanın ruhunu göstermek gibi bir özellikleri vardır.

Tüm bu sebeplerden dolayı “Spectre”ı da “Skyfall” trendini takip eden bir film olarak bakabiliriz. Yani bir devam filminden çok kendi kendisinden ilham alan bir yeniden yorumlama. Konusunun bile 1960’lardan fırlamış bir havası var. Geçmişten gelen şifreli bir mesaj James Bond’u beklenmedik bir görevle önce Mexico City’ye oradan Roma’ya götürür. Bond burada ünlü bir suçlunun güzel ve yasaklı dul eşi Lucia Sciarra’yla (Monica Bellucci) buluşur. Ardından, gizli bir toplantıya sızarak SPECTRE adındaki şeytani örgütün varlığını ortaya çıkartır. Bu sırada Londra’da, Ulusal Güvenlik Merkezi’nin yeni direktörü Max Denbigh (Andrew Scott) Bond’un eylemlerini sorgulamakta ve M’in (Ralph Fiennes) yönetimindeki MI6’in uygunluğunu soruşturmaktadır. Bond gizlice Moneypenny’yi (Naomie Harris) ve Q’yu (Ben Whishaw) kendisine yardım etmeye ikna eder. Amacı eski düşmanı Bay White’ın (Jesper Christensen) kızı Madeleine Swann’ı (Léa Seydoux) bulmaktır, çünkü Madeleine’in SPECTRE ağını çözecek ipucuna sahip olması muhtemeledir. Bir suikastçinin kızı olduğu için, Madeleine, Bond’u çoğu kişinin anlayamadığı şekilde anlar. Bond SPECTRE’ın kalbine doğru yol alırken, kendisi ile aradığı düşman (Christoph Waltz) arasında tüyler ürpertici bir bağ keşfeder. Bu düşmanın kim olduğunu Bond filmlerini severseniz siz de tahmin edebilirsiniz. Bu hafta sonu izledikten sonra daha etraflıca konuşuruz.

daniel-craig-james-bond-spectre

 

En İyi On Bond Filmi:

1. From Russia With Love

2. On Her Majesty’s Secret Service

3. Goldfinger

4. Dr. No

5. You Only Live Twice

6. The Spy Who Loved Me

7. Live and Let Die

8. Skyfall

9. Diamonds Are Forever

10. A View to a Kill

 

 En İyi On Bond Şarkısı:

1. “We Have All the Time in the World,” Louis Armstrong (On Her Majesty’s Secret Service)

2. “Goldfinger,” Shirley Bassey (Goldfinger)

3. “For Your Eyes Only,” Sheena Easton (For Your Eyes Only)

4. “Nobody Does It Better,” Carly Simon (The Spy Who Loved Me)

5. “A View to a Kill,” Duran Duran (A View to a Kill)

6. “You Only Live Twice,” Nancy Sinatra (You Only Live Twice)

7. “Mr. Kiss Kiss, Bang Bang,” Dionne Warwick (Thunderball – Alternatif şarkı)

8. “Live and Let Die,” Paul McCartney (Live and Let Die)

9. “Licence to Kill,” Gladys Knight (Licence to Kill)

10. “You Know My Name,” Chris Cornell (Casino Royale)