İZ TV’NİN GÜLEN YÜZÜ : YİĞİT ALPMAN

Pazartesi, 19 Eylül 2016 12:55

Hazırlayan:Hazal Gaygusuz
Fotoğraf:Çağlar Sarıkoç

 

Yiğit Alpman 1981 yılında İstanbul’da doğdu. 1999 yılında Özel Doğuş Koleji yabancı dil bölümünden, 2003’te de İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Üniversite hayatından itibaren çeşitli gazete ve dergilerde spor yazıları yazmaya başladı. Çevirmenlik de yapan Yiğit Alpman aynı zamanda Digiturk platformundaki dizimax, comedymax, foxlife, showplus ve fx kanallarındaki yabancı dizilere altyazı yaptı. 2009’dan beri Eurosport’ta, 2015’ten itibaren ise TivibuSpor’da basketbol maçları, golf turnuvaları ve Dünyanın En Güçlü Adamı (The World’s Strongest Man) programını sunmaktadır. Aralık 2011’den itibaren Türkiye’nin ilk belgesel kanalı İZ Tv’de yayınlanan ‘Yolda’ isimli seyahat programını hazırlayıp, sunuculuğunu yapmaktadır.
Samimi tavırları ve yüksek enerjisiyle dikkat çeken Yiğit Alpman ile çok keyifli ve eğlenceli bir röportaj yaptık.

 

2

Biz sizi İz Tv’de yayınlanan “ Yolda” adlı programla tanıdık. Çok samimi ve enerjik bir sunuş tarzınız vardı, sanki bir arkadaşınıza yurtdışı tatilinizi eğlenerek tüm detaylarıyla anlatıyor ve anlatırken çok eğleniyor gibi. Sizin de önceliğiniz seyirciye bu duyguyu vermek miydi?

Evet, aslında onu yapmak istedim. Başka birçok gezi programı var ama bir ekiple gidiyorlar. Sunan kişi tarihi yerleri alıyor arkasına, sürekli anlatıyor. Ansiklopedik bilgi veriyor ve bu bir yerden sonra sıkıyor. Halbuki oraya gidip biraz o hayatın akışına katılabilirsen ve orada yaşayanlarla tanışırsan o zaman daha keyifli oluyor. İzleyen için de aynı şekilde. Yoksa açar okur her yerden. Biz zaten Yolda’yı Eren’le (Eren Aybars Arpacık) iki kişi yaptık. Şöyle bir avantajı vardı, bazı bölümlerde turla da gitmediğimiz için yurtdışına çıkmış iki arkadaş gibi geziyorduk. Bir de onları filme alıyorduk. Biraz doğal akışına bıraktık. Film çeker gibi çekmedik, o yüzden de insanlara samimi geldi. Hakikaten de çok diyen oldu “Sanki arkadaşlarım gitmiş de onlar geziyor bana anlatıyor gibi”. Ben bizim programa şey diyordum mesela “gerçeğe dayalı eğlence”. Programa ilk başlayacağım zaman National Geographic’te “Departures” diye bir belgesel izliyordum. “Yolculuk Tutkusu” diye çevirmişler Türkçeye. Kanadalı 3 arkadaş geziyorlar, bir yönetmen iki tane sunucusu var. Ya dedim ne kadar güzel geziyor adamlar, hayatın akışına karışıyorlar. Hep onları örnek aldım, o tarz bir şey yapayım dedim.

Bir ülkeyi ziyaret etmeden önce nasıl hazırlık yapıyorsunuz araştırma sürecinde?

Tarihçi Saffet Emre Tonguç var, Hürriyet Seyahat’de de yazıyor. Onun mesela “Avrupa’da Gezilecek 100 Yer” adlı bir kitabı var, hep onu okuyordum. O kadar güzel ve detaylı yazıyor ki onları hep not aldım.

3

Sıkı bir seyahat programına uyar gibi değil de, daha çok ânı yaşıyorsunuz programda. Birden bir sokağa dalıyorsunuz, sizi masalarına davet eden yabancılarla oturup yemek yiyorsunuz. Kısacası hayatın akışına uyuyorsunuz. Dolayısıyla bu da değişik maceralarla karşılaştırıyor sizi, bunu yaptığınıza hiç pişman olduğunuz bir an oldu mu?

Aynen öyle. Mesela şey hiç yapmadık, tanıştığımız birine “siz böyle durun ben yeniden geleceğim bir tane daha selamlaşma çekelim.” Öyle olunca bütün ritmi kaçardı zaten programın. Film gibi oluyor o zaman. Hiç öyle o kadar pişman olduğum bir şey olmadı. Sadece Barselona’dayken çantamız çalındı. O zaman bir kamera kullanıyorduk, karta aktarmak için kasete çekiyordu. Bir önceki gün çektiğimiz görüntülerin kaseti de Eren’in çantasındaydı. O çanta çalındı. El Raval’de çocuklarla tanışmıştık bizi evlerine davet etmişlerdi, o görüntüler gitti. Üzüldük tabi ama neyse ki çok bir şey gitmedi.

“Yiğit Eren Yolda” programıyla ilgili okuduğum çoğu yorumda programın süresinden yakınıyor sevenleriniz. Totalde 30 dakika iyi bir süre aslında ama tadı damaklarında kalıyor olmalı?

Evet yaklaşık 30 dakika oluyordu, aslında kısa değil. Ama onun programın kurgusuyla alakası var, izleyince sanki 10 dakikada bitmiş gibi geliyor. Tam kıvamında bence 30 dakika, 1saat olsa yorabilirdi biraz.

4

Çok özel olmayacaksa, Eren Aybars Arpacık ile yollarınız neden ayrıldı?

Eren artık başka şeyler yapmak istedi. Reklam çekmeye başlamıştı. Daha farklı şeyler yapmak istediğini söyledi. Artık 4-5 sene olmuştu, 2011′de başlamıştık. Sonuna kadar da devam etmez zaten.

Siz İZ Tv’de devam ettiğinizi söylediniz, yeni programınızın formatı da “Yiğit Eren Yolda” gibi mi olacak?

Bakalım o aslında yeni belli olacak. İZ Tv eğer bana yeni bir kuşak verirse. Digitürk de satıldı yakın zamanda, yani bir yenilenme sürecinde. Bekliyorum ama büyük ihtimalle olur diye düşünüyorum. Tek başıma devam edeceğim ve yine aynı tarzda yapmak isterim tabiki. Mesela Mayıs ayında çektiğimiz Gaziantep bölümünü yine İZ Tv’den bir görüntü yönetmeni arkadaşım Burcu Camcıoğlu ile çektik. 30 Eylül tarihinde yayınlanacak. O da çok genç, henüz 25 yaşında ama çok kabiliyetli bir kız. Onunla bir şeyler yapabiliriz diye düşünüyorum.

Yeni programınızda da “uykudan önce” bölümü yapacak mısınız?

Onu 2012’ye kadar yaptık, sonra bıraktık iki sene. En son Finlandiya bölümünde de yapmıştık. Bir yerden sonra çok yormaya başlamıştı artık. Gece geliyorduk yorgun argın ve bir daha kamerayı kur, karşısına geç çok zor oluyordu. Bir de 2 dakikalık bir şey çıkması için en az 40-45 dakika sürüyordu. Bilmiyorum belki yine yapılabilir günün özeti gibi bir şey.

5

Seyyah olarak Türkiye’ye gelseydiniz ne hissederdiniz ve gezmek için nereyi seçerdiniz?

İZ Tv’de bir “Gaziantep” bölümü çektik Mayıs ayında, daha çok böyle yeme içme üstüneydi. Gezilecek görülecek güzel yerler çok var. Eskiden şey diyordum mesela, hala da savunuyorum. “Tursuz gezdiğinde, özgür olduğunda Ümraniye’ye de gitsen güzel bir şey çıkıyor oradan.” Tabi görsellik de önemli ama o insanlarla tanışma, oradaki sohbet izleyenlere bir heyecan veriyorsa; bir anda güzel manzaradan çok, hikaye önemli oluyor. O zaman tabi ben de mutlu oluyorum. Türkiye’de mesela Doğu Karadeniz olabilir diye düşünüyorum.

Çekmekte en çok zorlandığınız bölüm hangisiydi?

Finlandiya’ya gitmiştik Lapland’e. Orası zordu, çünkü kısıtlı ve tek başına gezemezsin. Oraya turla gittik, onlar gezdirdiler bizi. En çok zorlandığımız Çin’di. 2012 Aralık ayında gitmiştik. 5 gün Shangai’da, 6 gün Pekin’de kaldık. Çok soğuktu hava, -15/-16 derece olduğunu gördük. Kar da yağmıyor. O kadar soğuk ki mikrofon dondu, her şeyin şarjı çabuk bitiyor. Bir de hiç bilmediğimiz bir soğukmuş, zordu gerçekten.

Birçok yer gördünüz, kültürlerini tanıdınız. Aralarında “Ben burada yaşayabilirim” dediğiniz bir yer oldu mu?

Var evet. Barselona’yı çok sevdim. Orada her gün cumartesi gibi. Mesela çok turistik yerlerden biri Barselona. Ama nedense bu, şehrin havasını ve dokusunu bozmuyor. Çok turistik yerler genelde bıkkınlık verebilir insana.

6

Kendinizi nasıl adlandırırsınız seyyah mı, gezgin mi?

Bir keresinde Bağış Erten okuduğu bir kitapta şu tanımlara rastlamış. 3 çeşit insan vardır. Turist olarak gezenler daha çok turlarla ve turistik yerlere gitmeyi tercih edenler. Gezgin olanlar birkaç günlüğüne de olsa şehrin insanı gibi yaşamaya çalışanlar, ben belki biraz daha buna yakın olabilirim. Seyyahlar ise tamamen hayatını buna adamış. Gezgin diyebilirim.

Türkiye’de seyahat programı yapanlardan en beğendiğiniz kimler var?

Önceden çok fazla belgesel izlemiyordum. Biraz yaptıkça izlemeye, araştırmaya başladım. National Geographic’teki “Departures” çok hoşuma gitmişti, zaten en iyi belgesel ve en iyi kurgu dalında da ödül aldı. Türkiye’den beğendiğim İZ Tv’den söyleyebilirim, Savaş Karakaş “Sudaki İzler” diye bir program yapıyor, dalıp yapıyor yani sualtı çekimleri. Meraklılarına çok hitap eden bir şey. Wilco van Herpen çok tatlı, çok sevimli. Onun programları çok komik oluyor. Serkan Ercan’ın “Gidiş-Dönüş” programını da çok beğeniyorum, çok eğlenceli oluyor. Kamera önünde de çok iyi, sürüklüyor insanı. Oyuncu o zaten ve oyunculuğunu da çok beğenirim. Coşkun Aral var tabi bir de, onunla sohbet etmesi de çok keyifli oluyor.

7

Şuanda aklınızda gitmek istediğiniz bir ülke var mı?

Bir değil de birkaç yer geliyor aklıma aslında. Mesela Japonya’yı çok görmek isterim. Avusturalya, Yeni Zelanda, Latin Amerika… Hindistan’a da çok gitmek isterim. Mesela boya festivalinin olduğu dönemde gitmek çok ilginç ve eğlenceli olabilir.

Peki gittiğiniz yerlerden mutfağını en çok beğendiğiniz neresi var?

En çok Kore ve Çin. Çin hep bir numaraydı. İlk Şangay’a gittik. Arkadaşımız dedi ki yemek konusunda kendinizi sıkmayın, istediğiniz her şeyi yiyin. Hiçbir şekilde midenizi bozamazsınız. Bizim burada da Çin lokantaları var, ama tadı pek aynı değil. Böyle uçurum bir fark yok tabi. Bizim damak tadımıza yakın, yiyebileceğimiz şeyler. Öyle sürekli salyangoz yemiyorlar. Ben salyangoz da yedim, tadı da çok güzelmiş. Soslu yapıyorlar. Noodle’ı farklı oraların, kasede geliyor çorba gibi. İçinde haşlanmış et, haşlanmış sebze var. Ee tabi tadı da farklı oluyor havasından suyundan. Çok güzeldi yedikçe yiyorsun. Bir de Çin çok ucuz. Yemek acayip ucuz ve sokaktaki restoranların hangisine girersen gir, hepsi güzel çıkıyor. Mesela Çin mantısı sipariş ediyorsun, sepette geliyor. 10 tanesinin ücreti yaklaşık 6 lira.

8

Eğlencesini, gece hayatını en sevdiğin ülke hangisi oldu?

Yunanistan-Selanik. Bir defa geç yemek yiyorlar. Saat akşam 9′du mesela, lokantaların önünden geçiyorsun, sandalyeler ters duruyor daha masalarda. 23.00 gibi falan açılıyor, millet 23.30 gibi yemeğe oturuyor. Gece 3 gibi falan kalkıyorlar yemekten, sonra dans etmeye gidiyorlar. Sabah 7′ye kadar. Çok komik ve çok eğlenceli insanlar Yunanlılar.

Peki sizin, şehrin ritmini yaşamaktan çok eğlenip, geç yatıp uyanamadığınız oldu mu?

Çok oldu. En son Kore’de de olmuştu. Çok eğlendik, geç geldik otele. Sabah 9′da Eren’le lobide buluşacaktık. Ki 9 iyi bir saat, saati kapatıp yatmış uyumuşum, hiç farkında değilim. Bir uyandım, saat 9’a 1 var. Neyse ki valizi falan toplamıştım akşamdan, hazırdım yani. Üstümü giydim, çıktım.

9

Spor geçmişiniz var mı? Spor spikerliğine nasıl adım attınız?

Öyle profesyonel bir geçmişim yok. Ama basket oynuyordum üniversitedeyken. Sonra yazı yazmaya başladım. BirGün’de bir süre spor yazarlığı yaptım. Öyle bir şans geldi ve onu değerlendirdim. İyi de oldu. EuroSport’a da bir arkadaşım sayesinde girdim. Hiç öyle bir deneyimim de yoktu. Aradan bir yıl geçti, seslendirme kursuna gittim. Seslendirme ve spor spikerliği sertifikası aldım. İşime de yaradı aslında. Bugün de gidip bir futbol maçı anlatacağım mesela. İlk girdiğimde, insan tabi istiyor böyle ilgin olduğu sporları anlatmak… Ben de basketbol istiyordum, ama bilek güreşi anlatarak başladım. Gerçi sonra çok sevdim bilek güreşi anlatmayı. Bir süre geçince, tabi basketbol anlatmak istiyorum olmaz diyor Bağış Erten. Ama şimdi anlıyorum, zaten öyle olması gerekiyormuş. Ama sonra verdi maç ve anlatmaya başladım. Çok da seviyorum basketbol anlatmayı. Spikerliği çok seviyorum, özellikle basketbol anlatmak çok hoşuma gidiyor.

Son olarak, televizyon programcılığı yapmak isteyen insanlar için ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz?

Biraz sabretmek gerekiyor. Bu işten para kazanmak da zor. Zaman gerekiyor. Ben de ek iş olarak spor spikerliği yapıyorum. İlk başlarda hiç para kazanamıyorsun. Bizim şansımız Pronto Tour’la başlamamız oldu. Ali Onaran sayesinde oldu. Bize uçak bileti ve konaklama veriyordu, harçlıkları da ailemiz veriyordu. Bir de şey çok önemli, yurtdışındaki programların bence başarılı olma sebebi programı birbirini tanıyan ekibin yapması. 10 senedir, 15 senedir beraber çalışıyorlar. Belki programdan önce de bir tanışıklıkları var. Birbirini tanımak çok önemli, herkes kendi işini bilecek. Biz mesela Eren’le o konuda çok iyiydik, çok güzel çalışıyorduk birlikte.