İşçiysen ölmek kader mi?

Pazartesi, 8 Eylül 2014 15:03

Geçtiğimiz Mayıs ayında Soma’da gerçekleşen maden faciasında 301 emekçi iş güvenliğinin bulunmadığı madende hayatını kaybetti. Bu olayın ardından gerek görsel gerekse yazılı medyada iş güvenliği konusunda pek çok fikir ortaya atıldı ve tartışılma olanağı buldu. Peki, Soma faciası gerçekleşmeden önce emekçi ölümleri gerçekleşmiyor muydu? İşçi ve iş güvenliğinin yoğun olarak tartışılmaya başlanması böyle elim bir kazayı mı bekliyordu?

Resmi rakamlara göre 1946-2010 arasında Türkiye’de 59 bin 300 emekçi iş kazalarında hayatını kaybetmiştir. Zaman aralığını daraltıp ve biraz da günümüze bakacak olursak karşımıza çıkan istatistikler bize 2002-2012 yılları arasında her yıl toplamda 1072 işçinin hayatını kaybettiğini gösteriyor. Ve aynı zamanda bu yıllar arasında toplam 10 bin 723 işçi hayatını ekmek parasını kazanmak için kaybetmiştir.

Türkiye’de ilk kez tüm çalışanlar 2012 yılında TBMM’de çıkartılan 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ile iş güvenliği kapsamına alınmıştır. TBMM tarafından böyle bir yasanın çıkartılıp her çalışanı kapsamı oldukça önemli bir adım olarak görülse bile önemli olan kanun çıkartıldıktan sonra yapılan denetimlerin doğru ve dürüst bir şekilde gerçekleşmesidir.

İş kazalarında birinci sırayı madencilik sektörü almaktadır ve 1941’den bu yana madencilikte 3 bin 500’ün üzerinde emekçi hayatını kaybetmiştir. Soma faciası da madencilik sektöründe gerçekleşecen büyük facialardan bir tanesi olarak Türkiye’nin emekçi ölümleri tarihine geçmiştir. İnşaat sektörü de emekçi ölümlerinin oldukça sık rastlandığı bir alandır.

fft81_mf2410599Pazar günü Torunlar GYO’ya ait şantiye alanında inşaat asansörünün yüksek bir noktadan düşmesiyle gerçekleşen ‘iş kazasında’ 10 emekçi hayatını kaybetmiş ve bu ‘kaza’ Türkiye’deki devlet yetkililerinin, özel sektörün ve her türden paydaşın Soma faciasından ne yazık ki ders alamadığını gösteren bir örnek olarak tarihe geçmiştir. Özellikle inşaat sektörünün 2002 yılından beri sürekli pompalanarak ülkeye ekonomik bir büyüme olanağı tanıma politikaları, beraberinde şeffaf, adil ve dürüst işletmeleri ne yazık ki getirememiştir. Sektörlere sürekli olarak yalnızca kar amacıyla bakan özel sektör her türden iş kazalarının bir numaralı sorumlularıdır. Fakat, burada vurgulamak gerekir ki tek sorumlu özel sektör değil, aynı zamanda denetim mekanizmasını ‘o benim tanıdığım, hata varsa da görmezden gelin’ zihniyetiyetini oluşturanlardır.

Türkiye Kurumsal Sosyal Sorumluluk Derneği olarak 2012 yılında yeni anayasa yapımı sürecinde “Her birey ve tüzel kişinin serbest girişimde bulunma hakkı vardır. Bununla birlikte, tüm girişimler yasal, gönüllü ve uluslararası Kurumsal Sosyal Sorumluluk standartlarıyla belirlenen sosyal, çevresel, insan hakları ve etik sorumluluklar ile uyum içinde olmalıdır.” maddesini Anayasa Komisyonu’na sunmuştuk. Dernek olarak amacımız özel sektör, sivil toplum ve devlet ortaklığının şeffaflıkla gerçekleşerek Türkiye’deki şirketlerin Avrupa ülkelerinde olduğu gibi çevre hakkına, insan haklarına ve sosyal haklara önem vermesinin önemini vurgulamaktır.

Türkiye sürdürülebilir ve kalkınan bir ekonomiye sahip olmak istiyorsa ilk olarak özel sektörün yaptığı işi doğru yapması yani kurumsal sosyal sorumluluğa önem vermesi gerekiyor. Ayrıca, devletin sivil toplum örgütlerini ötekileştirmeden özel sektör ile ilişkilerini geliştirmesine önem vermesi gerekmektedir. Bunun yanı sıra devletin özel sektör üzerinde özellikle iş sağlığı ve güvenliği konusunda denetimlerini sıkılaştırması ve gerekli gördüğü durumlarda cezaların caydıcı olmasına da dikkat etmesi yaşanan acıların tekrarlanmaması için oldukça önemlidir. Bütün bunların yanı sıra özel sektörün, özellikle de inşaat ve madencilik sektörünün de artık, dürüstlük, etik, hesap verebilirlik ve kurumsal sorumluluk gibi kavramları içselleştirmeye başlaması gerekmektedir.

Hazırlayan: Serdar Dinler