Hollywood’un En Ünlü Yönetmenleri ve İkinci Dünya Savaşı

Salı, 24 Haziran 2014 11:54

Geçen Cuma günü İkinci Dünya Savaşı’nın Avrupa’da son safhasını başlatan Normandiya Çıkarması’nın yetmişinci yıl dönümü kutlandı. Hem hava hem de denizden yapılan taarruz sonucu Almanların batı cepheleri yarılmış, müttefiklere de bu sayede Almanya yolu açılmıştı. Üstünden yıllar geçmesine rağmen İngiltere ve ABD olmak üzere Nazilere karşı savaşmış tüm ülkelerde, “D-Day” olarak da bilinen çıkarmanın yıl dönümü törenlerle anılmaya devam ediyor.

Tüm dünyada olduğu gibi ABD’de de savaş, tüm endüstrileri etkiledi. Bütün ülke savaşa kilitlenmişti; tabii ki Hollywood da bu eksen kaymasından nasibini aldı. Savunma Bakanlığı ve ordu, Hollywood’dan savaşa desteği artıracak yapımlar sipariş etti; Amerikan film endüstrisinin tam anlamıyla savaşın kazanılmasına kanalize olması için baskı yaptı. Daha sonra “En iyi nesil” olarak tanınacak, Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında ABD’nin izolasyon politikasının hatalarına gayet vakıf pek çok yönetmen ve yapımcı da bu yola seve seve baş koydular.

Birbirinden beslenen her ilişkide olduğu gibi, İkinci Dünya Savaşı Hollywood’u değiştirirken Hollywood da İkinci Dünya Savaşı’nın, en azından akışını olmasa bile, algılanışını değiştirdi. New York’lu film yazarı Mark Harris “Five Came Back: A Story of Hollywood and the Second World War” (Beş Tanesi Geri Döndü: Bir Hollywood ve İkinci Dünya Savaşı Hikayesi) adlı yeni kitabında efsanevi yönetmenler John Ford, William Wyler, John Huston, Frank Capra ve George Stevens’ın savaş sırasında yaptıklarını anlatıyor. Harris’in kitabı, Amerikan silahlı kuvvetlerinin tüm bölümlerinde görev alan ve savaşın neredeyse her cephesinde bulunan bu beş yönetmenin, sadece Normandiya’dan Midway’e, Kuzey Afrika’dan toplama kamplarının kurtarılmasına kadar İkinci Dünya Savaşı’nın dönüm noktalarını beyazperdeye yansıtmakla kalmayıp ayrıca ABD’nin tüm propaganda mesajlarının oluşturulmasında da büyük rol oynadıklarını anlatıyor. Tabii savaşın yönetmenler üzerindeki etkilerini de titizlikle okuyucuya sunuyor.

Savaş başlamadan önce Ford, Wyler, Huston, Capra ve Stevens, Hollywood’un hükümranları. Filmlerinin toplam gişesi Holywood’un yıllık cirosunun yüzde kırkı. Stüdyolar film projelerini en önce onlara götürüyor. Halkın nispeten yeni bir sanat olan sinemaya ilgisi her yıl arttıkça artıyor. Fakat aynı zamanda bu beş yönetmenin ve genel olarak Hollywood’un Washington’daki algıları kötü. Yahudi ve İtalyanların Amerika’nın değerlerine ters olan bir kültür sistemini insanlara dayattığını düşünenler çok. İşte tam bu sıralarda da Pearl Harbor bombalanıyor ve Amerika savaşa giriyor.

Her yönetmenin savaş tecrübesi farklı, hepsi de savaşa değişik bakış açısıyla yaklaşıyor. Yani vatanperverlikleri ortak olsa bile beklentileri ve hisleri farklı. Savaşa ilk giden John Ford. Öyle ki, Pearl Harbor’a Japonların baskın yaptığı haberi geldiğinde Ford üç aydır Amerikan donanmasında Deniz Binbaşı görevinde. Tuğamiral rütbesine kadar yükselecek olan yönetmen, savaş sonrasında CIA’e dönüşen Office of Strategic Services’de (Stratejik Hizmetler Ofisi – daha müstehzi bir ad bulunamazmış herhalde) fotoğraf bölümünün başına getiriliyor. The Battle of Midway, They Were Expendable ve December 7th gibi belgesel (veya yarı-belgesel) filmlerle savaşı belgeliyor. Bu arada hem Midway Muharebesi’nde hem de Normandiya Çıkarması’nda cephenin ön saflarında olduğu için yaralanıyor.

Beş yönetmenin arasındaki tek Yahudi olan William Wyler Hava Kuvvetlerine katılıyor ve Memphis Belle: Bir Uçan Kale’nin Hikâyesi adlı muhteşem bir belgesel de o çekiyor. Filmi çekerken sinematografı Harold Tannenbaum vuruluyor ve ölüyor, Wyler da bombaların sesinden dolayı sağır oluyor. Binbaşı Wyler için savaş çok kişisel. Nazilerin, antisemit felsefesi onun için sadece düşünsel, soyut bir düşman değil. Wyler’ın Avrupa’da pek çok akrabası var ve Wyler, onları savaş öncesi Amerika’ya getirmeye çalışıyor ama bir türlü başaramıyor. Bundan dolayı da Memphis Belle’e mükemmeliyetçi yaklaşıyor, çok zor bitiriyor filmi.

En gençleri John Huston. Daha yeni evlenmiş olan ve içi kıpır kıpır bu Hemingway benzeri karakter savaşa biraz daha macera gibi bakıyor. Zaten bundan dolayı da Washington’dan gelen karar veya emirleri hiçe saymaya çalışıyor; savaş boyunca en önemli kararların cephede verilebileceğine inanıyor. Huston’ın merkezi bir güce karşı olan asi tavrı, Harris’e göre yönetmenin savaş sonrası yaklaşımını da etkiliyor. Huston, savaş sırasında üç belgesel çekiyor. Bunlardan travma sonrası stres bozukluklarını anlatan Let There Be Light o kadar zor bir film ki gösterimi otuz beş yıl yasaklanıyor.

Hazırlayan: Ali Arıkan

 

Yazının devamı Dipnot Tablet’in yeni sayısında…

Dipnot Tablet Dünya Kupası Özel Eki için buraya tıklayın.

TÜRKİYE’NİN EN ÇOK OKUNAN TABLET DERGİSİNİ ÜCRETSİZ OLARAK

iPAD’İNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

available-on-the-app-store

 

ANDROİD TABANLI TABLETİNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

Get-it-on-Google-Play