Hollywood’da İncil filmleri

Pazar, 6 Nisan 2014 10:43

Tufan miti, sadece üç semavi dinin değil neredeyse insanlık tarihindeki tüm inançların merkezi ve ortak detaylarından biri. Yaratan tarafından insanlığı cezalandırmak için dünyadaki tüm canlıları katledecek ve hayat için bir anlamda beyaz sayfa açacak bir sel felaketi, insan uygarlığının en temel korkularından bir kalıntı aslında. Su, hayat verdiği gibi hayatı alıp götürebilen muazzam bir güç. İnsanlar da bent, baraj ve rezervuarlarla suyu kontrol altına alıp düzenli tarım yapmaya başlayana kadar sudan, en az ateş, fırtına ve depremden olduğu kadar korktular. Özellikle semavi dinlerde bahsi geçen tufan ve sel hikayelerinin çoğu, Fırat ve Dicle’nin taşmasıyla Mezopotamya havzasında meydana gelen sellerin mecazi anlatımları olarak düşünülebilir. Bunlara da zaten Sümerlerin hikayeleri, Gılgamış Efsanesi veya Babil Destanı gibi çeşitli yerlerden ulaşmış. Bu konu ilginizi çekerse, başucu kitaplarımdan biri olan Isaac Asimov’un iki dev ciltlik İncil Rehberini tavsiye ederim (Türkçeye hiç çevrilmediği gibi İngilizce baskısı da tükendi ama eBay’den ikinci el olarak alabilirsiniz herhalde).

Bu hafta vizyona giren “Nuh: Büyük Tufan”, adından da anlaşılacağı gibi Nuh peygamberin Tanrıdan aldığı emirle etrafındakilere baş kaldırarak tüm canlılardan birer çift alıp büyük felaketten sonra yeni bir hayatın başlangıcını kurma çabalarını anlatıyor. Bu anlamda Nuh’un kendini, ailesini ve hayvanları koruduğu tufan, büyük felaketten çok evrensel bir kıyamet. Semavi dinlerde, ama özellikle Eski ve Yeni Ahit’te evrenin kuruluşunda yer ve suyun birbirinden ayrılışının önemi çok büyük. Böyle bakıldığında tufan, yaradılış aşamasından geriye yani bir kaos ortamına geri dönüşü temsil ediyor.

Hristiyanlık ve Yahudilikte tasvirin yasak olmayı bırakın, dinin yaşanmasının önemli bir parçasından dolayı, İncil hikayeleri tarih boyunca çeşitli sanat dallarında yorumlandı. Aynı şekilde sinemanın ilk günlerinden itibaren de incildeki hikayeleri temel alan filmler beyazperdeye sıklıkla hayat buldu. Sinema tarihinin mihenk taşlarından olan DW Griffith’in yönettiği 1916 tarihli Hoşgörüsüzlük (Intolerance), Yeni Ahit’in Cana’da Düğün (İsa’nın suyu şaraba dönüştürerek ilk mucizesini gerçekleştirmesi) ve Zina Yapan Kadın (“İçinizde kim günahsızsa kadına ilk taşı o atsın” diyerek Musa Kanunu’na ilk defa açıkça karşı gelmesi) hikâyelerine modern ve liberal bir bakış açısıyla yaklaştı. Yönetmenin bir önceki filmi olan Bir Millet Doğuyor ırkçılıkla suçlandığı için Griffith’in bu suçlamalara incilin modern ve liberal yorumuyla cevap vermesi dâhiyane bir yaklaşımdı. İsa’nın hayatının bundan daha önce de filme alınmış olmasına rağmen (mesela Sidney Olcott’un yazıp yönettiği 1912 tarihli Yemlikten Çarmığa) dini bir hikayeyi edebi bir çerçevede, üç ayrı öyküyle bütün olacak bir biçimde sunarak Griffith, Hollywood’a İncil hikayelerine nasıl yaklaşılması gerektiğine dair yıllar bir şablon olarak kullanıldı.

Eski Ahit’le Yeni Ahit’in arasındaki en büyük fark tabii ki felsefi. Ama sinema açısından bakıldığında Tevrat’ın, evrenin başlangıcından Musa’nın zamanına kadar giden binlerce yıllık geniş çerçevesi ve Orta Doğu/Mezopotamya mitolojisinden alıntılarıyla Hollywood için farklı bir çekiciliği olduğu da açık. Tersine Yeni Ahit, yani İsa’nın hayatıyla ilgili olan filmlerin ise epik anlatıya sahip olmalarına rağmen, ayakları bir nebze daha fazla yere basar. 1950’lerde Hollywood, her iki yaklaşımdan da epey esin kaynağı buldu.

Bu filmlerin şüphesiz hem en ünlüsü hem de en başarılısı, daha önce Samson ve Delilah’nın hikayesini de beyazperdeye taşımış olan efsanevi yapımcı/yönetmen Cecil B. DeMille’in 1956 tarihli epiği On Emir’di (The Ten Commandments). Renkleri o zamana kadar görülmemiş tonlarda gösteren VistaVision teknolojisiyle çekilmiş ve başrollerinde Charlton Heston, Yul Brynner, Edward G Robinson ve Anne Baxter’ın olduğu dört saatlik film, Musa Peygamber’in Firavun’un sarayından çöllere uzanan hikayesini anlatıyordu. DeMille, Musa’nın hikayesinin belli parçalarını 1923 yılındaki yine On Emir adlı filminde seyirciye taşımıştı ama en azından görsel anlamda çok da başarılı olamamıştı. Bu son filmindeyse yönetmen, görsel anlamda tam bir cümbüş yaratmıştı. Kızıl Deniz’in sularının ikiye bölünmesinden tutun da İsrailoğullarının çölde çektikleri çilelere kadar, Tevrat’ın belki de en meşhur hikayesi kutsal kitaba sadık kalarak beyazperdeye yansıtır.

On Emir’den dört sene sonra, bu sefer William Wyler’ın yönetiminde ve yine başrolde Charlton Heston’ın olduğu Ben-Hur vizyona girdi. 1880’lerin sonunda yazılmış ve ABD’de çok popüler olmuş aynı adlı kitabın sinemaya ikinci uyarlaması olan filmde, yine epik bir anlatımla bu sefer Hristiyanlığın yani İsa’nın ilk zamanları betimler. Biraz evvel bahsettiğim felsefi fark burada açığa çıkar. On Emir, suç ve ceza temalarının öne çıktığı bir filmdir. Ben-Hur ise tam tersi affetmek üzerine kurulmuştur. Filmin sonunda Ben-Hur kalbine İsa’nın şefkatini alarak kılıcına yani şiddete veda ettiğini söyleyerek ayrı olduğu anne ve kızkardeşiyle yeniden biraraya gelir. On Emir’deyse ölen ölene. On Emir’deki tanrı, kızgın ve intikamcı bir tanrıdır çünkü. Ben-Hur’deki tanrıysa Yeni Ahit’ten ilham alarak yazılmış, şefkatli ve kabullenir bir varlıktır.

Hollywood’da dini filmler işte bu iki temel felsefe üzerine kurulmuştur. Bir tanesinde insanlık, cezalandırılması gereken ve günaha her zaman açık aşağılık bir topluluktur. Diğerindeyse günahkârlık olmasına rağmen bu özellik tam tersine insanlığı affedilir kılar. Hayata bakış açısı olarak hangisinin modern hayata daha uygun olduğu açık. Ama görsel şölen olarak Tevrat’taki hikâyeleri anlatan filmlerin potansiyeli daha büyük. Los Angeles’ta büyümüş, Yahudi öğretisiyle büyütülmüş, liberal bir ateist olan Darren Aronofsky’nin filmini işte bu yüzden iple çekiyorum.

Ali Arıkan (aliarikan)

TÜRKİYE’NİN EN ÇOK OKUNAN TABLET DERGİSİNİ İNDİRMEK İÇİN 

ANDROİD TABANLI TABLETİNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN