Hilal Akkuzu, PuCCa ile eğlenceli bir röportaj yaptı

Pazartesi, 22 Ağustos 2016 16:08

“KİTAPLARIMIN HİÇBİRİNİ DÖNÜP OKUMADIM. HEPSİNİ TORUN TORBA BENİ HUZUR EVİNE TIKINCA OKUMAYI DÜŞÜNÜYORUM! “

Hazırlayan: Hilal Akkuzu

Bir çoğumuz tanıyoruz onu. Kitaplarından, bloğundan, köşe yazılarından, sosyal medyadan.. Yaşadıklarını güçlü mizah yeteneğiyle harmanlayarak cesurca anlatması, samimi ve içten tavırları onu bizden biri gibi hissettirdi ve kısa sürede binlerce kişi takipçisi oldu. Onu okurken yaptığı her tespite “Evet ya!” diyor, kahkahalarınıza engel olamıyorsunuz. Eski sevgiliden intikam almak için açılan bir blogla başlayan bu tatlı serüven “Küçük Aptalın Büyük Dünyası” ile sanal ortamdan çıkıp kitapçı raflarına yerleşti. Çok okundu, çok sevildi ve o da yazmaya, daha doğrusu günlüğünü okuyucularıyla paylaşmaya devam etti. İlk kitabın ardından çıkan 4 kitabıyla çok okunanlar listesinde adını görmeye alışık olduğumuz ve bir sonraki kitabını heyecanla beklediğimiz Pucca ile çok keyifli bir röportaja hazır mısınız?

Sosyal medyanın açtığı özgürlük alanı hepimizin malumu. Bunu kötü niyetli eleştiriler için kullananlar da var. Sosyal medyayı bu yönüyle nasıl eleştirirsiniz? Bu kötü yorumlara sizin verdiğiniz tepkiler nasıl oluyor?

Sosyal medya, başta kullanıcılar için, ucu bucağı olmayan bir özgürlük alanı oluşturdu. Kullanıcılar arttıkça, bu mecranın da kendi yazısız ahlak kuralları oluşmaya başladı. Sosyal sorumluluk mesela, internette daha baskın hale geldi. Ardından birşey oldu, gerçekten ama bir şey oldu ve bu yazısız kurallar, bir anda kendini “güçlü olan ne isterse” olayına döndü. O istediğimizi yazdığımız alan, dışarıdan daha tehlikeli şu an. Düşünceni bırak, hissettiğini yazdığın an, “kanunda böyle bir şey olmamasına rağmen” seni içeri attırabileceğini söyleyen insanlar doluştu. Onun gibi olmadığın için seni suçlayan, linç ettirmek isteyen. Sanırım en kötü yanı bu sosyal medyanın, linç kültürü. Bu kadar çabuk büyüyüp, insanlara ağza alınmayacak küfürlere kadar gaza getiriyor, bu linç kültürü.

Bir süre kimliğinizi gizlediniz. İsminiz, cisminiz hep bir merak konusuydu. Peki size “artık kim olduğumu açıklamalıyım” dedirten ne oldu? Bu kararı nasıl verdiniz?

Benim zamanım da, yani bundan 8-9 sene önceden bahsediyorum. İnternette bırak kimliğini, adını söyleyene ‘enayi’ derlerdi. Rumuz, popüler bir oluşum değil; internette gerekli olan bir şeydi. O yüzden aslında “kendimi gizledim” durumuna girmedim hiç. Normal olan neyse onu yaptım. Ardından sosyal medya; kendi fotoğrafıyla var olma durumuna girdi. O dönemde, benim adıma insanlardan borç isteyenler, markalarla anlaşma yapanlar, hatta benmişim gibi röportaj verenler oldu. En son artık, “fotoğrafların elimde” adlı komik bir tehdit alınca, “ya yeter!” dedim.

İzmirli olduğunuzu her fırsatta dile getiriyorsunuz. İzmir’de yetişmiş bir genç kadın olarak İzmir’in üzerinizdeki etkisini nasıl açıklarsınız?

Özellikle Ankara’da yaşarken daha çok hissediyordum İzmir’li olduğumu. Sıcağı görür görmez şort giymeye başlamıştım, çalıştığım iş yerinden uyarı cezası almıştım. İzmirli değil de KSK’liyim ben aslında. O his çok gariptir, İzmir’deyken nefret edersin. Minnacık yer, köy gibi, bu ne hiçbir şey yok diye anana babana isyan edersin. Ama İzmir’den bir km uzaklaş, vatan hasretiyle yanıp tutuşursun. Memleketim diye kendini yerden yere atarsın.

”Sezen’i annem sanıyordum” diye bir açıklamanız var. Nereden geliyor Sezen Aksu sevginiz?

Ben çocukken, Sezen Aksu, Sertap Erener’in ‘şiittt şiittt sakin ol’ klibiydi sanırım. Orada oğluyla beraber oynamıştı. Çok kıskanmıştım o dönem. Annemle aramız hiç iyi değildi. Beni hiç sevmediğine inanıyordum. Ve birinin beni seviyor olma ihtimalini düşünmek bile mutluluktu. Saçlarım da zaten “Bendeniz” kütü idi. Baktım aynaya, hiç anneme benzemiyorum. Bence ben Sezen Aksu’nun kızıyım, beni unuttu, ve bir gün beni almaya gelecek, o güne kadar o da benim için ağlıyor, derdim.

Hepimizin iyi ve kötü yanları var. Kendinize dönüp baktığınızda “bu noktada süperim!” ve “bu huyumla çekilmezim” dediğiniz yönleriniz neler?

Çok iyi analizciyimdir. Bir ortama girdiğim zaman, kim kimle fingirdeşiyor; kimin ne kadarlık ilişkisi var; kim sevgilisini aldatıyor hemen şak şak şak bilirim. Kendimden nefret ettiğim bir ton şey var ama kavga ederken gerçekten iğrenç bir insana dönüşüyorum. Karşımdakinin canını acıtacak ne varsa bir bir önüne atıyorum. Baktım olmuyor, kendimi yerden yere atıp, yok yere çığlıklar atıyorum. Gerçekten korkunç gözüküyorum.

Kitaplarınızda fark ediliyor ki her ilişkinizde evlilik hayalleri kurmuşsunuz. Evlilik hep isteyip, hayalini kurduğunuz bir şey olmuş. Peki evlilik sizi hangi yönüyle cezbediyordu?

Çocuk! Yasalar ve komşular buna sadece evli olursam sahip olacağımı söylüyorlardı. Ee zaten hep uzun süreli ilişkilerim oluyordu, bari evlilik olsun diyordum.

Şimdi evli bir kadınsınız. Evlilikle ilgili düşünceleriniz ne yönleriyle aynı kaldı ve ne yönleriyle değişti?

Evlendikten sonra bir kere kötü düşündüğüm ne varsa, iyiye döndü. Ama iyi düşündüklerim de yer değiştirdi. Sevgililik daha zormuş mesela. Aynı evinde içinde yaşamak, evine bir diş fırçası koymakla da bir değilmiş. Kavgadan sonra daha kolay barışabiliyorsun evliyken. Hatta bazen kavgayı yarıda bile bırakıp, dürüm yemeğe gidiyorsun. “Ne kadar uzatacaksın yani, evliyiz oğlum!” diyorum.

Kitaplarınıza sonradan dönüp baktığınızda “keşke şurayı anlatmasaymışım” dediğiniz oldu mu?

Oo büyük ihtimalle çok! O yüzden hiçbirini dönüp okumadım. Hepsini, torun torba beni huzurevine tıkınca okumayı düşünüyorum.

Sosyal medyada ki paylaşımlarınızdan anlayabildiğimiz kadarıyla eşinizle aranızda çok güzel giden bir ilişki var. Bu ilişkinin temellerinde ne var sizce? Bu güzel bağın kaynağı nereden geliyor?

Çok eğleniyoruz. Çok güldürüyoruz birbirimizi. Ve besliyoruz. Her gün bir film; haftada bir kitap kuralımız var. Beraber kurslara gidiyoruz. İkimiz de öğrenmeye açız sanırım, bu inanılmaz iyi geldi bize.

“Hadi İnşallah” filmi sizin hayatınızdan yani kitaplarınızdan uyarlandı. Peki filmi izlerken ne düşündünüz? Ne hissettiniz?

Açıkçası kitapla uzaktan yakından alakası yoktu. Sevdim mi, evet komik bir filmdi ama diyorum ya ben değildim. Babam, baba değil. Halam, hala değil. Hele kardeşim Zodi, hiç alakası yok. Ama yine de 30 olmadan ve hala hayattayken, yazdığım saçma sapan hayatımı film yapmak istemeleri bile hem garip, hem de gurur verici gelmişti
.
Sosyal medyada birçok uygulamada varsınız. En çok hangisini seviyorsunuz?

Bu aralar, Twitter’ı hiç sevmiyorum. Girince içim kararıyor. O eski halini arar oldum niye yalan söyleyeyim. Sanırım en çok Snapchat’de eğleniyorum. Anlık video atma, günlüğünü paylaşma bana zevkli gelmeye başladı.