Hepimiz Birer ‘Gollik’iz… Hayko Bağdat Özel Röportajı

Salı, 5 Mayıs 2015 14:12

İlk kitabı Salyangoz ile sağlam bir okur kitlesi yakalayan Hayko Bağdat’ın ikinci kitabı Gollik raflardaki yerini çoktan aldı. ”Başlarım Ermenisinden de, Türkünden de, Kürdünden de. Başka bir şey anlatacağım sizlere..” diyor ve gollikliğin türlü çeşit hallerini anlatmaya başlıyor. Belki de benzerlerini hepimizin yaşadığı haller… Sayfalar arasında gezinirken bolca gülümseyeceğiniz hikayelerle karşılacağınız Gollik’i ve daha birçok şeyi Hayko Bağdat ile Dipnot Tablet için konuştuk.

Hazırlayan: NAGİHAN GİRİT 

Kitap taze. Gollik ile başlayalım. Nasıl oturup yazmaya karar verdiniz?

Aslında Gollik Salyangoz’un biraz bonusu gibi. Ben Salyangoz’da içine doğduğumuz kimliklerimizin yaşadığımız coğrafyada, bir çocuk örneği üzerinden bizi bazen nasıl hapsettiğini, nasıl tutsak ettiğini bazen nelere yol açtığını o çocuğu nasıl üzdüğünü anlatmaya çalıştım. Aslında bu politik bir mesele ama o büyüyen çocuğu kitapta okuyup takip eden okuyucu çocuğu üzen her şeye çok kızdı. Peki çocuğu üzen kimdi? Resmi ideolojiydi, kurucu unsurdu, yaşadığımız Cumhuriyet’in kazanımlarından hep bahsederiz ama bu da kaybedenleriydi. Salyangoz’da aslında çok şeyle kavga ettim ben. Fakat şöyle de bir durum var; hayat hep böyle değil. Bazen bize yakıştırılan ya da sahip olduğumuz kimliklerin çakışmalarından ortaya çıkan çok da komik hallerimiz var. Kimliklerimizin bizi düşürdüğü, çok eğlendirdiği, hayatımızı zenginleştirdiği, ön yargıların kırıldığı andan itibaren başka bir boyuta geçtiğimiz hallerimiz de var. Bunları da anlatmak gerekiyordu. Bunları anlatmak için önce o kavgayı vermek gerekiyor. O kavgayı vermezsen bu ”bizim burada hiçbir sorunumuz yok, biz çok mutlu insanlarız, devletimizi çok seviyoruz” algısına yol açabilir. O kavgayı verdikten sonra hakettiğim bir şeydi benim için Gollik…

Aslında hepimizin düştüğü o gollik hallerin, ön yargılarımızın ne kadar kolay aşılabileceğini gösteren hallerin hikayelerini anlattım. Kendimle dalga geçtim aslında. Kendi özelimde bütün bu kimlik algısı ile dalga geçtim.

İlk kitabın bekleneni vermesiyle ikinci kitap daha kolay çıktı galiba..

Biraz erken bile çıkmış olabilir. İlk kitapla arasında altı ay var. Salyangoz da Gollik de bir kahve ile birlikte bir buçuk iki saatte okunabilecek kitaplar. Aynı kitaba sığmadığı için ikiye bölünmüş kitaplar. Aynı kitapta format olarak üst üste oturmadığı için ikiye bölmek gerekiyordu. Salyangoz’u beğenen kitle Gollik’in çabuk çıktığına sevindi. Çünkü arası çok açılacak kadar iki uzun edebi metin yok ortada. Aslında bir hikayenin bir adım sonrası anlatılıyor. Şunu da söyleyeyim; ikisinin toplamı altı ay içerisinde 50 bin sayılarına ulaştı. Bu çok iyi bir satış Türkiye şartlarında, özellikle ilk kitabını çıkarmış ve ikincisini de hemen arkasından çıkarmış bir yazar için. Ben aslında kitabın okuyucularının ön yargı olarak ‘solcu Ermeni kitabı takipçisi bellidir’ olarak algılanacağını düşünmüştüm. Hayatta yeni bir şey öğrendiğim bir süreç oldu bu. Hiç düşündüğüm gibi olmadı. Toplumun pek çok değişik kimliğine, pek çok değişik kesimine ulaştım bu kitapla. Çünkü aslında şunu diyoruz, hepimiz o kitaptaki çocuğuz işte, hepimizin ait olduğu kimliklerimizle bir dönem o kitaptaki çocuk gibi üzülüyoruz, ikinci kitaptaki gollik hale düşüyoruz. Bu sadece benim aidiyetlerimin özelinde bir durum değil, Türkiye’de pek çok kimliğin karşılaştığı durumlar. İmza günlerimde, gelen e-postalarda, siyasi duruşumun çok net ve sert olmasına rağmen hayatta ilişki kuramayacağımızı düşündüğümüz insanların pek çoğuna ulaştım. Çok mutluyum bunun için, benim de ön yargılarım varmış demek ki. Askerlerden polislere, terörle mücadele polislerinden yargı mensuplarına, başörtülülerden beni yolda çevirip kitap isteyen trans birey seks işçisine, alevi çocuklarından MHP tabanına kadar geniş bir yelpaze bahsettiğim. Böyle tarif ettiğim zaman popülist bir iş mi yaptık acaba diye düşünebilirsiniz ama hayır bu bahsettiğim kesimlerin kızabileceği eleştiriler olduğu halde samimiyet insanlara geçmiş.

Gollik’te politik hikayeleri dramatize etmeden esprili bir dille anlattınız. Yaşadıklarınıza tepkinin başka bir türü mü bu?

Hayır. Ben sürekli arkasında düdük çalan, sadece soykırımlardan ve katliamlardan bahseden, kafes içerisinde çığlık atan bir Ermeni değilim ki. Ben 2015 yılında, Beyoğlu semtlerinde, Şişli’de Adalar’da yaşayan, hala Gezi ruhunu ucundan yakalamaya çalışan, kendini genç hisseden sokaktaki bir insanım. Tabii ki mizah hayatımızın önemli bir gerçeği. Sadece Ermenilik meselesi değil. Bakın size Gollik bir hikaye anlatayım. Geçenlerde Kıbrıs’a gittim ve ben artık tanınan bir insan haline geldim, kendimle dalga geçiyorum ‘meşhur yazar’ diye hatta bunu twitter’da yazdım belki görmüşsünüzdür. Kaldığım otel sendikanın özelleştirmeden sahip olduğu ve çalışan bütün işçilerin ortağı olduğu ilginç bir oteldi. Otelin yönetim kurulu geldi beni karşıladı, bana çok lüks bir oda vermişler, çok itibarlı muamele gördüm, sokağa çıktığımda en az üç dört yerde beni insanlar çevirdi, fotoğraflar çekildi ve ben bir an kendimi Tarkan gibi hissetmeye başladım. Biraz sonra otelin havuz bölümüne gittiğimde içeride bir kadın eğlencesi vardı, iki kadın beni gördü, yanıma geldi ve fotoğraf dediler. Tabii ki dedim ve bir tanesine tam sarılıp öbür kadına doğru poz verecekken, kadın telefonunu uzatıp ”yalnız şu tarafta çekin bizi” dediler. İşte bu bir gollik haldir. Bunun kimlikle bir ilgisi yok. O an tanınan, meşhur olduğunu düşünen bir insanın, o kadın ”ne yapıyorsun, neden dokunuyosun bana” deseydi açıklayamayacağı duruma düştüğü bir haldir. Gollik haller kendine saklayacağın haller değildir, rezil olduğun hallerdir. Ama hemen arkasından gülmekten öleceğiniz hallerdir. Şimdi bunu rakı masasında, aile sofrasında, arkadaş ortamında böyle anlatmıyor muyuz? Ben kitabı da böyle yazdım işte, bir yöntem bulmadım. Şunu denedim ama mizah önemli bir uslup, dil ve kalem gerektirir, bu cüreti gösterdim. Oluyor mu acaba, böyle bir şey de yapabilir miyim diye. Dolayısıyla planlanmış, kurgulanmış bir kariyer hedefim yok. Gördüğünüz gibi ağır aksak denemelerle, bir de şuna bakayımlarla yürüyor. Mizahı da zaten ben de var olan bir meziyetimi bu halleri anlatmanın bir yöntemi olarak kullandım. Yoksa özellikle buradan anlatayım da görsünler günlerini gibi bir şey değildi kafamdaki.

Kitabın girişinde ‘Şabanları sevdiysek, gollikleri de severiz’ deniyor. Biraz açabilir miyiz?

Benim çok yakın arkadaşım Kemal Gökhan Gürses’in önsözü. Kemal aynı zamanda kitabın üretim aşamasında da bana çok moral desteği veren, yol yordam gösteren bir arkadaşımdır. Onun tarifi bu.  Ben Gollik’i yazıp bitirdiğimde önsözü önüme gelene kadar Şaban metaforunu aklıma getirmemiştim. Ama Kemal’in gördüğü yeri de es geçmiyorum. İkisi arasında bir yakınlık kurulmuştur. Ama ben olsam gollikleri Şaban’a benzetmezdim. Şaban her dakika Şaban’dır çünkü sabah Şaban diye uyanır akşam Şaban diye yatar. Ama gollik her konudaki halimizin bazen düştüğü durumdur. Bazen gollik olursunuz. Hep gollik olan var mı bilmiyorum ama ben hep gollik olmadığımı umut ediyorum. Yoksa durum fena…

GOLLIK.inddKültürlerarası ya da ırklararası bir barışıklık toplumumuzda pek söz konusu değil. Kitapta da geçen çatırrtt diye bir kırılma noktası mı gerekli, ne dersiniz?

Biz bu ‘çatırt’ları aslında çok sık yaşıyoruz. Hrant’ın öldürülmesi, Roboski’de köylülerin bombalanması, on beş yaşında bir çocuğun öldürülmesi birer çatırt… Fakat benim içime sinmeyen yegane şey birbirimize dokunabilmemizin gerekçekleri olarak hep kalabalık cenazelere ihtiyacımız var. Acı paylaşımı üzerinden birbirimize dokunmaya kodlanmış toplumlarız bizler. Bu çok sıkıntı verici. Yani cenazedeki kalabalıkla övünüyoruz. Hayır yahu, onun öldürülmediği onun yaşadığı günlerle övüneceğimiz, düğünlerde kalabalıklaşacağımız hallere ihtiyacımız var bizim. Sevinçte bir araya geleceğimiz hallere ihtiyacımız var. ”Yazık oldu Hrant’a ya da Berkin’e, cenazesine gitmeliyim” duygusuyla ancak birbirimizi o cenaze törenlerinde bulabildiğimiz kimliklerimiz  var bizim. Her bir cenazede biraz daha kalabalıklaşan ortak vicdanımızın yükseldiği bir kültür geliştiriyoruz, bunun farkındayım. Gezi’nin ortaya çıkışındaki motivasyonlardan birinin de bu olduğunu düşünüyorum ama bundan mutlu değilim. Çünkü içimizden fire vere vere kalabalıklaşıyoruz. Kalabalıklaştığımız yerde aslında o bahsettiğimiz insanların görmesi gereken kalabalıklar onlar, onların yokluğu üzerinden sofralar kuruyoruz o yüzden bu çatırt çok var hayatımızda.

Twitter’da özellikle, mütemadiyen bir yerlere kovuluyorsunuz ‘git başka ülkede konuş, git başka ülkede yaz’ vs. diye.. 

Garip bir şey bu söyleyeceğim. İnsanların öyle düşünmediğini artık biliyorum ama benim aldığım tehdit ve hakaret sayısı bundan bir buçuk yıl öncesine kıyasla çok azaldı. O ‘başka bir yere git’lerin hepsi artık bunları söyleyen zihniyetin düzeyiyle dalga geçme halinde. Bana gelen ırkçı saldırıları retweet ettiğimde zaten binlerce insan haddini bildiyor. Bunların içerisinde artık üç hilal avatarı olan insanlar da var ”kardeşim n’apıyorsun sen” diye itiraz eden. Dolayısıyla ırkçılık aptallıktır. Ve bu aptallığı deşifre etmek iyi bir fikirdir. Bu aptallığın aptallık olduğu konusunda, bugün beni takip eden yüzbinlerce insanla büyük oranda hemfikir olduğumu düşünüyorum, aynı siyasi görüşte olmamıza gerek yok. Bu anlamda ben sosyal medyada kendimi güvende hissettiğim bir ortamdayım.

Peki Türkiye’de huzurlu hissediyor musunuz?

Ben mücadele etmeyi bilen bir insanım. Hayatımda ideolojik formasyonun oluştuğu ergen yaşlarımdan itibaren önüme hazır cennetlerin sunulacağını düşünmedim hiçbir zaman. Mevcut egemen sistemin hiçbir zaman jest yaptığını düşünmedim. Bugün Kürtlerle bir barış süreci varsa Kürtler ahlaki üstünlüğü kazandığı içindir. Ermeniler meselesi de öyle. Bu meseleyi konuşuyorsak bunun bedelini ödediğimizden. Hrant abiyi kaybettik. Dolayısıyla benim huzurlu hissettim alan mücadeleye devam ettiğim alan. Bu mücadelenin taşıdığı risklerin, sıkıntıların herkes kadar beni de rahatsız ettiğinin farkındayım ama asıl mücadele etmezsem kendimi daha huzursuz hissederim. ”Cennet bir ülkedeyiz, çok rahatız, hiçbir sorunumuz yok” cümlesini bugün Türkiye’de kuracak kaç insan var bilmiyorum, ben de onlardan biriyim. Ben de onlardan biriyim ama bunun değişmesi için mücadele ederim.

Söyleşinin devamı ve Dipnot Tablet’in 215.sayısını indirmek için:

TÜRKİYE’NİN EN ÇOK OKUNAN TABLET DERGİSİNİ ÜCRETSİZ OLARAK

iPAD’İNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

 available-on-the-app-store

ANDROİD TABANLI TABLETİNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
Get-it-on-Google-Play