Dipnot Tablet Sinema Yazarı’ndan Argo eleştirisi

Pazartesi, 25 Şubat 2013 14:04

argo_fi1Ben Affleck’in yeni filmi Argo, İran devriminin saplantılı, kızgın ve haşin destekçilerinin Tahran’daki ABD büyükelçiliğini işgal ettikleri 4 Kasım 1979 günü başlıyor. Elçiliğin kontrolünü tam 444 gün elinde tutacak kalabalık yerleşkenin etrafını çeviren duvarları aşarken, binadaki diplomatlar panik içinde gizli belgeleri yakmaya veya kırpmaya çalışıyor, onların güvenliğini sağlayan askeri elemanlar da pencere ve kapılarda siper alıyorlar. Ön plandaki bu kargaşa son hızla kaosa dönüşürken, duvarlarda asılı olan Amerika’yı tanıtım afişlerinde, yerin dibinden göklere uzanan New York’taki Dünya Ticaret Merkezi kuleleri göze çarpıyor.

Aman, bunu okuyunca Argo’yu sakın damardan liberal mesaj veren sıkıcı bir ahlaki denklik denemesi sanmayın. İkiz Kulelerin resimleri sadece izleyiciye, karakterlerde olmayan bir perspektif sunuyor o kadar. Açılış sahnelerini o kadar emin bir gözle çekmiş ki Affleck, duvardaki posterler elçilikteki kargaşaya ilave bir gerginlik katıyor. Bir yanlış adım, tetikteki esnek bir parmak, talihsiz bir göz göze gelme uluslararası bir patlamaya yol açabilir. Ve böyle bir riski Ben Affleck, sadece bir yay gibi gerilen sahnelerle değil, o sahnelerin etrafındaki küçük detaylarla da aktarıyor. Önceki filmleri Gone Baby Gone ve The Town’la yönetmenlikteki müstakbel başarısının ne kadar büyük olabileceğinin ipuçlarını veren Affleck, Argo’yla bu potansiyelinin hakkını veriyor ve izleyiciye sadece yönetmenlik değil belki de tüm kariyerinin en başarılı filmini sunuyor.

Geçen ay ellinci yıldönümü gerçekleşen Küba Krizi sırasında, zamanın ABD Başkanı John F Kennedy, Küba’daki Sovyet nükleer silahlarını etkisiz hale getirmenin yollarını tartışmak için Beyaz Saray’da, resmi adı Ulusal Güvenlik Konseyi Yürütme Komitesi veya EXCOMM olan bir “akil adamlar” grubu toplar. Dışişleri Bakanı Dean Rusk ve Savunma Bakanı Robert McNamara gibi birçok ağır topun yanında, Harry Truman’ın Dışişleri Bakanlığını yapmış ve NATO’nun da babası sayılabilecek Dean Acheson’ı da davet eder. Daha istişareler başlamadan, Acheson’ın tercih ettiği yol açıktır; “Hızlı ve ustaca planlanmış bir hava saldırısıyla Küba’daki Sovyet roketlerini ve nükleer başlıklarını vurmalıyız” der. Kennedy bunun doğuracağı sonucu sorar; Acheson da Sovyetler’in Türkiye’deki ABD nükleer başlık silosunu vuracağını söyler. Kennedy’nin “Peki sonra ne olacak” sorusuna Acheson, “NATO anlaşması çerçevesince bizim de bu sefer Sovyetler Birliğinin sınırları içindeki bir nükleer üssü vurmamız gerekir” cevabını verir. “E peki ondan sonra ne olur,” diye sorar Kennedy. “Umalım ki Sayın Başkan, işte o zaman” der Acheson, “daha makul kafaların dedikleri olsun ve iki taraf oturup konuşsun.”

Tarih, ulusların hatta tüm dünyanın kaderinin bir pamuk ipliğine bağlı olduğu bunun gibi anlarla doludur. Şüphesiz İran İslam Devriminden sonra Tahran’daki ABD elçiliğinin işgali de bunlardan biridir. Soğuk Savaşın şiddetinin arttığı, dünyanın – İran Devriminin ana sonuçlarından biri olan – enerji darlığıyla boğuştuğu ve Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal ettiği döneme denk gelen bu krizin çok daha kapsamlı ve şiddetli bir sonuç doğurmamış olması da, ABD’nin 11 Eylül sonrası politikaları da göz önüne alınınca gerçekten şaşırtıcıdır. İşte Argo, İran Rehine Krizinin 1997’de Başkan Clinton tarafından gizliliği kaldırılana kadar bilinmeyen çok ilginç bir bölümünün perde arkasında geçen olayları anlatıyor.

Chris Terrio’nun senaryosunu yazdığı ve Affleck’in yönetmekle kalmayıp başrolünü de üstlendiği film, ABD’nin Tahran büyükelçiliği işgal edilirken arka kapıdan kaçıp, Kanada büyükelçisinin evine sığınmayı başaran altı Amerika’lı diplomatın kurtarılma öyküsünü işliyor. Affleck’in karakteri Tony Mendez, CIA’in hasmane bölgelerden adam kaçırma işlerini en iyi yapan casusu. Denizcilerin her limanda bir sevgilileri olur ya, Mendez’in de her limanda bir irtibat noktası, her ülke için bir pasaportu, her olasılık için bir planı var. CIA ve Dışişleri Bakanlığının, altı diplomatı Tahran’dan kaçırmak için yaptığı toplantıdaysa bunların hiçbiri fayda etmiyor. Diğerleri gibi onun da diplomatları nasıl kurtarabilecekleri hakkında hiçbir fikri yok. Ta ki bir gece televizyonda Maymunlar Cehennemi serisinden bir bölümle karşılaşana dek. O aralar Star Wars’un başarısından dolayı tavan yapan ucuz bilim kurgu filmleri furyası Mendez’in kafasının üstünde bir ampulün yanmasını sağlıyor.

Mendez’in planı basit ama basit olduğu kadar da uçuk. İran’a gidip, diplomatları Kanadalı bir film ekibi olarak göstermek ve birkaç gün lokasyonu inceledikten sonra, hiçbir şey olmamış gibi uçağa atlayıp ülkeden kaçmak. En önce kimse bu planın başarılı olabileceğine inanmıyor fakat sonra bu deli saçması yöntemden başka çarelerinin olmadığına karar veriyorlar. Mendez atlıyor Hollywood’a gidiyor. Hollywood’da John Chambers (John Goodman) adlı bir makyaj üstadı ve Larry Cohen-benzeri yıllanmış bir yapımcı olan Lester Siegel (Alan Arkin)’la anlaşıyor ve inandırıcı olabilmek için filmin yapım öncesi aşamasına atılıyor. Senaryosundan story boardlarına kadar filmin her şeyi planlanıyor. Ve Mendez İran’a gidiyor.

Ben Affleck, ciddi olduğu kadar gergin olan bir hikayeyi, çok eğlenceli bir şekilde sunuyor. Kendisini geri planda tutarken, Goodman, Arkin ve Bryan Cranston gibi profesyonel aktörleri ön plana çıkartıyor. Hepsi de mükemmel bir performans sergiliyor zaten. Özellikle Goodman ve Arkin’in Hollywood’daki sahneleri geleceğin klasikleri arasında.

Affleck, mizah ve gerilimi ondan çok daha fazla film yönetmiş birçok kişiden daha iyi harmanlıyor.

Ondan da öte, Ben Affleck tam bir yönetmen olduğunu ispat ediyor bu filmle. Sydney Pollack ve Alan Pakula’yı andıran bir tarzı var (filmin sonuna doğru bir kare direkt Başkanın Adamlarından kaçmış gibi) Yanan bir kamyoneti gösterdiği iki kareyle seyirciye vermek istediği mesajı, normalde beş sayfalık bir diyalog sahnesinde ancak anlatılabilir. Seçici alan derinliğini kullanarak karakterlerin klostrofobisini hissettiriyor seyirciye. Filmin yapım dizaynı ve renk paleti, bir belgesel havası veriyor adeta.

Hoş detaylarla süslü Argo’nun belki de en çarpıcı sahnesi, filmin sonunda Jimmy Carter’ın bu operasyon ve Tony Mendez’le ilgili söyledikleri. 1980 yılında Jimmy Carter, başkanlık seçimini kaybettiğinde, bunun en büyük sorumlusu İran kriziydi. Belki bu operasyon açıklansa, sonuç daha değişik olabilirdi. Carter’ın söyledikleri istihbaratla ilgili çok önemli bir detayı açıklıyor aslında. Bu casusluk işinde, başarılı olmayan işleri sağır sultan duyar. Başarıyla sonuçlananlar ise çoğu zaman tarihin pusunda kaybolur gider.

App. Store’dan iPad’inize indirmek için;

Tags