Gezi’nin parkları üzerine bir yazı “Gürültüyü bestelemek”

Cumartesi, 29 Haziran 2013 15:12

CentralPark_WebBir şehri şehir yapan şey parklarıdır bir yandan. Parkları park yapan şey de barışla, huzurla, mutlulukla oturduğunuz, sevdiğiniz, soluklandığınız yerler olmasıdır. Park deyince el ele tutuşmuş sevgililer gelirdi aklıma. Öpüşenler gelirdi… Aşkın evi parklardı. Hem açık hava, hem sote yerleri vardı. Üstelik bedava… Parklardaki ağaçlara çakı, çivi, taş, kalemle isim yazılırdı. Şimdi bu yazıyı yazarken, Gezi Parkı’ndan doğan eylemin, Ankara Dikmen Caddesi’nde karşılığını bulan eylemcilerinin sesleri kulağımda. Yaklaşık bir aydır bu böyle. Yani ben eyleme gitmiyorum da, eylem ayağıma geliyor.

Gençliğimde Ankara’daki meşhur Botanik Bahçesi’nde takılırdık. Uçsuz bucaksız gibiydi o park bize. Liseli çiftler gelirdi genelde. Biz de el ele tutuşan çiftlere bakmıyormuş gibi yapardık. Keserdik uzaktan. Keserken yakalanırsak, öptürmeyen kıza olan kızgınlığını bizden çıkarırdı abiler. Eğer o gün öpüşen bir çift gördüysek, günün kârı diye ağzımız kulaklarımıza varırdı. Sanki kızı biz öptük. İşte size seksenlerden bir “parklar bahçeler” anısı. Parası olan erkekler sevgililerini pastaneye götürürlerdi. Pastanelerde de paravanla birbirlerinden ayrılmış bölümler, localar vardı. Bizim gibi çulsuzlar parkların yolunu tutardı. O vakitlerde böyle yapanlara “Parklar bahçeler müdürlüğü yapıyor,” derlerdi. Bekçi gençleri kovalardı. Ne yapıyorsunuz burada? Müdürlük. Ne müdürlüğü? “Kızları dikizliyonuz di mi?” derdi. Yani kızları bulup, götürecek yer bulamayan kuşaktan geliyorum. Şimdi parkların anlamı değişti. Zaman geçer anlam değişir, değer değişir.

“Haklı olma ihtiyacı sıradan insanlara özgüdür,” diyor Albert Camus. 68 Prag Baharı’nın ruhuna benzer eylemler var burada. Bu gençler sadece “haklılık” peşinde değiller benim gördüğüm. Bu bir özgürlük kalkışması aynı zamanda. Bu bir direniş. Haklılığını zaten dürüstlüğünden alıyor. Buna kalkışacağız dediler ve dediklerini de yaptılar. Düşündüklerini söylediler ve eylediler. Park hadisesi de sadece bir ironi. “Sokma akıl yedi adım gider”, diyordu eylemlerden iki hafta önce, meclis kürsüsünden S. Süreyya Önder. İşte o yedinci adım bizi buraya getirdi.

31 Mayıs’tan önce gömüldüğümüz upuzun sessizlik etrafımızı sarmıştı. Tapınak sessizlikleri başlayacaktı sanki. Sonra gençler vicdanlarının sesini dinlediler. Vicdan gençken öğrenilen, edinilen bir kavram bence. Buradaki gençler baştan beri vicdanlı. Kendinden olmayana, doğaya, hayvana vicdanlı… Sevgiye dönüşen bir vicdan. Gençliklerinin bedelini peşin ödemiş bir kuşak, eylemlilik hâlinde şu anda.

Başbakan, ulusa seslenmiyor artık, “millete hizmet yolunda.” Buradaki millet, elbette kendisine oy verenlerdir. Hem seslenip hem hizmet yolunda olunamayacağını gördü. Demokrasi, bozulan akorda yeniden ayar çekme sanatıdır. Bunu anlamak yerine demokrasiyi kendine göre kullanıp işine gelmeyince kızıyor, sataşıyor. Hâlâ haklılık peşinde olan bir ergen davranışı gösteren hükümet, gölgesiyle dövüşüyor. Oysa bazen “kelimeler kanatıyor yarayı.”

Kendi egolarının dikine giden anlamında, “Egoloman” diye bir kelime uydurdum. Lütfen “megalomanla” karıştırmayınız. “Tıknefes gazeteciler” bu kavramı anlamazlarsa sevinirim. Gündelik haber hayhuyu içinde koşturup, ardından köşesinden bize hitap eden gazetecilere “tık nefes” diyorum.

Kimse kimsenin prototipi değil, robotu değil. Eylemcilerin de hepsi bir değil. Yaşananlar da bizim aklımızda kaldığı gibi değil. Bitmemiş bir eylemler dalgası ile karşı karşıyayız. İnsan eylem yapan hayvandır. Bu eylemlerde ölüm yaşanırsa, kalanlarda derin bir sükûnet kalır, kalmalı. Öyle olmadı. Çünkü ölülerini bile istedikleri gibi gömemediler. “Acıkan ne olsa yer, acıyan ne olsa der” diye bir deyimimiz var. Aynen öyle oldu. Acılarını bile istedikleri gibi dillendirmelerine müsaade edilmedi.

Bu gürültü de biter, sessizlik, sükûnet yeniden sağlanır, ama geriye akort edilmemiş vahşi saldırılar kalır. Bestelemezsen gürültüyü, kakofoni oluşur ve kolaylıkla içinden çıkılamaz. Senfoni orkestralarında konser öncesi herkes enstrümanını hazırlar, çünkü konser esnasında bu ayrıksı sesler kabul edilemez. Dört ölü, biri polis, kırksekiz ağır yaralı oluyorsa, akort tutmamıştır. Politikacıların yarattığı kakofoni, ayyuka çıkmıştır. Polisi halkının üzerine süren bir anlayışla karşı karşıyayız.

Hükümete seslenemiyoruz, bari polise söyleyelim.
Ey Türk Polisi;
Birinci vazifen, şöyle şahane bir park bulup, Haziran güneşini gölgeye dönüştüren ağaç dalları altında bir kuytuda dinlenmek, soluklanmak. Ne de olsa, her polis de eyleminden asılır.

25 Haziran’13/ Ankara/ Dikmen…
Aşk parka yakışıyor. Okuduğunuz en büyük aşk öyküsü sizinki olsun.

Dipnot Tablet’in yeni sayısını indirmek için hemen tıklayınız…