Filmekimi’nde hangi filme gitmeli? Ali Arıkan’ın önerileri Dipnot.Tv’de!

Cuma, 30 Eylül 2016 13:24

Sonbaharın ilk günleri, on beş senedir olduğu gibi bu yıl da Filmekimi’yle renkleniyor. Ekim’in ilk haftası içimiz dışımız yine film olacak. Malum İstanbul Film Festivali’nin şöyle bir sorunu var: Cannes’dan bir ay kadar önce düzenlenmesinden dolayı galasını orada yapacak filmleri festivalde göremiyoruz. Venedik, Toronto ve Telluride’a da aylar olduğu için, festival seçkisi orada gösterilecek filmlerden de örnek bulundurmuyor. Son yıllarda bizim festivalden birkaç ay önce yapılan Sundance ve Berlin filmlerini de nedense pek izleyemiyoruz. Bu sebepten dolayı FilmEkimi, festivallerde ve ödül sezonunda konuşulan filmleri izlemek için İstanbul Film Festivali’nden daha avantajlı. Kesin gösterilir dediğim birkaç film dışında (mesela Midnight ve La La Land) yine beklentileri karşılayan bir program var. Umarım geçen birkaç festivalde yaşandığı gibi son anda filmlerden bir veya birkaçının gösterimi iptal olmaz. İşte bu yıl FilmEkimi’nde öne çıkan filmler:

American Honey
Andrea Arnold’ın 2016 Cannes Jüri Ödülü’nü alan filmi normalde benim kilometrelerce uzak duracağım cinsten. Millenniallarla ilgili büyüme, kendini bulma vs öyküleri benden uzak Allahlarına yakın olsunlar. Larry Clark’ın Kids’ini çıktığı yıl izlemiş bir X kuşağı üyesi olarak her konuda olduğu gibi “kayıp nesil” olma konusunda da bize yaklaşamazlar. Neyse, jenerasyon savaşını bir tarafa bırakırsak, filmi kaçırmamanın benim için belki de tek sebebi yönetmeni. İngiliz rejisör Andrea Arnold’ın Fish Tank’i harikuladeydi. Uğuldayan Tepeler “uyarlaması” da Emily Brontë klasiğine hem modern hem de postmodern bir bakış açısı getirdi ki zor bir şey. Cannes’da ödül kazanması dışında izleyenler de çok tuttu filmi.

Çakı Gibi (Swiss Army Man)
Daniel Radcliffee, nam-ı diğer Harry Potter’ın bir cesedi oynadığı film diye ün salması dışında, Çakı Gibi bir daha bizim sinemalarda oynamayacakmış. Sadece “artık salonlarda gösterilmeyecek” diye film izlemek biraz saçma tabii ama konusuna bakınca da ilginizi çekecektir. Hank (bir türlü ısınamadığım amip suratlı Paul Dano), düştüğü ıssız adada artık hiçbir kurtuluş şansının kalmadığına kanaat getirmiş ve hayatına son vermeye karar vermiştir. Tam pes edip kendini asmaya hazırlandığı anda, kıyıya vurmuş bir cesetle karşılaşır. Manny adını verdiği bu cesedin konuşabildiğini ve birtakım doğaüstü becerilere sahip olduğunu fark eder (veya düşünür). Hank’in yalnızlığına son veren bu mucize acaba onu istikamete yönlendirecektir?

Fırtınadan Sonra (After the Storm)
Cannes Film Festivali’ndeki İstisnai Bir Bakış bölümünde gösterilen Japon yönetmen Hirokazu Kore-eda’nın yeni filmi, boşanma sonrası darmadağan olan bir aileye bakıyor. Simpsons’daki McBain’in söylediği gibi, bu bir komedi değil. Ayrılıkları sonrası doğal bir afetten dolayı (filme ismini veren fırtına) geceyi birarada geçirmek zorunda kalan eski çift, aralarındaki fark ve benzerlikleri mercek altına alıyor. Bu adamın filmlerini böyle tek cümlede anlatmak saçma biraz. Sıcak, samimi, kalpten filmler bunlar. Anlatılmaz, izlenir. (yavrum be)

Hizmetçi (The Handmaiden)
Güney Kore sinemasının çılgın çocuğu Park Chan-wook (hoş adam 55 yaşında ama neyse) tüm dünyada İntikam Üçlemesi diye bilinen filmleriyle öne çıktı. Ortamlarda “Oldboy’u izlemedim” diyeni Oldboy’daki koridor sahnesinde olduğu gibi dövüyorlar mesela. Vahşet, gerilim ve kara mizahı kendine has, müstehzi bir üslupla yoğuruyor adam. Katolik vampir filmi Thirst ve distopik bilim kurgu fablı Snowpiercer da Park’ın normalde ona yabancı gelebilecek türlere de cesurca atıldığını gösterdi. Yeni filminde de Sarah Waters’ın Ustaparmak romanını 1800’ler İngilteresi’nden 1930’lara, Kore’nin Japon sömürgesi olduğu yıllara taşıyor. Zengin bir Japon kadın, onu kandırıp parasını cukka etmeye çalışan bir Koreli ve tuttuğu hizmetçi arasındaki entrika, şehvet ve gerilim dolu bir öykü.

Julieta
Kanada’nın Nobel ödüllü milli yazarı Alice Munro’nun Runaway adlı kitabında Juliet adlı bir karakterle ilgili Şans, Yakında ve Sessizlik diye üç öykü vardır. İçine kapanık, ince, nüanslı hikayelerdir bunlar. Almodovar’ın İçinde Yaşadığım Deri filminde Runaway, bir sahndede rafta göze çarpıyordu. İşte o üç Juliet hikayesi Almodovar şimdi sinemaya uyarladı. Son yıllardaki en başarılı çalışması olan ve eski tip komedilerine bir tür geri dönüş sergileyen I’m So Excited’dan sonra böyle “oturaklı” bir film yapması bende biraz düş kırıklığı yaratsa da, yeni Almodovar yeni Almodovardır. Film, İspanya’nın Oscar adayı.

Korkunun Gölgesi (Under the Shadow)
İran-Irak savaşı sırasında Tahran’da geçen filmin fragmanını izleyince Babadook İran’da izlenimini alıyorsunuz. Zaten hem yapımcılar hem de filmi izleyenler bu benzetmeyi yapmakta ısrar ediyor. O Babadook denilen dandik ötesi filme insanüstü bir gıcıklık beslememe rağmen yine de Korkunun Gölgesi’ni merak ediyorum. “İran korku filmi” gibi bir tamlamayla çok karşılaşmıyoruz ne de olsa. Konusuna gelince, broşürde şöyle yazmış: “Shideh, kocası zorunlu görev için başka bir şehre gönderildiğinde, devam eden bombardımanların yol açtığı tehlikeye rağmen kızıyla beraber evlerinde kalmakta ısrar eder. Fakat insanların birer birer terk ettikleri apartmanda yalnız kalan anneyle kızı sadece savaş uçakları değil, bir hayalet de tehdit etmeye başlar.” Kış kış cinler, kış kış.

O (Elle)
RoboCop ve Total Recall gibi hem çocukken hayal gücümüzü fethedip, hem de büyüyüp nispeten akıllanınca bizi cezbetmeye devam eden filmler çok az. Bu istisnai filmlerin yönetmeni Paul Verhoeven gibi adamlardan ümidi kesmeye gelmez, durup durup yine darmadağın edecek filmler yapıverirler. İşte O da böyle bir film. Fransa’nın sinema tanrıçalarından Isabelle Huppert, tecavüze uğradıktan sonra “ona öyle demezler” diye intikam peşine düşen bir kadını canlandırıyor.

Sieranevada
Romanya Yeni Dalgası gibi 30 Rock esprisine benzeyen bir kavramla ne kadar alay etmek istesem de adamlar harikulade filmler yapıyorlar, yıllardır hevesim kursağımda kalıyor. Bu akımın en önemli temsilcilerinden Cristi Puiu’nun yönettiği Sieranevada, bir cenaze sonrası ölü evinde toplanan kalabalık ailenin pasif agresif tartışmalarını merkezine almış. Diğer bir Romanya Yeni Dalga yönetmeni olan Corneliu Porumboiu’nun Polis, Sıfat filmindeki gibi, burada da Romanya’nın yakın tarihine göndermeler gırla.

Toni Erdmann
Anarşist bir baba hiç haber vermeden çat kapı yurtdışında çalışan ve kapitalizmin hunhar dişlilerinden biri olmuş kızını ziyarete gider. Kızının neşesini kaybettiğine inanır ve ona sürekli sürprizler ve şakalarla yaklaşmaya çalışır. İşin dozunu daha ilk baştan kaçırır ama iş işten çoktan geçmeye başlamıştır bile. Maren Ade’nin yazıp yönettiği filmin başrollerini Peter Simonischek ve Sandra Hüller gibi Avusturya sinemasının tanınmış isimleri paylaşıyor. Cannes’da çok konuşuldu; senenin en önemli, en ilgi çeken filmlerinden biri.

The Beatles: Eight Days A Week – Turne Yılları
Kendisi de bir Amerikan baby boomer neslinin önemli sembollerinden olan yönetmen Ron Howard’ın belgeseli bence festivalin en çok görülmesi gereken filmi. iTunes’da filan da var ama büyük ekranda, etrafınızda insanlarla izlemenin havası başka olur. Belgesel, Beatles’ın 1962-1966 yılları arasında çıktığı 1000 günlük dünya turnesinin arşiv görüntüleri, söyleşiler, hayranlar ve grup üyelerinden elde edilen kayıtlardan oluşuyor. Sonrasında grubun efsanevi 1966 Shea Stadyum konserinden de yarım saatlik bir bölüm gösterilecekmiş. Kaçmaz.

Tags