“Falan Filan Çizgi Roman Tadında Bir Program” Mehmet Turgut Dipnot’a konuştu!

Pazar, 2 Haziran 2013 09:42

[wzslider autoplay="true" transition="'slide'"]

Dede mesleği olan fotoğrafçılık üzerine yaptığı farklı çalışmalar ile hayatımıza giren Mehmet Turgut; ezber bozan, farklı işler yapan, sürekli yeniyi kovalayan bir sanatçı.

Daha önce vermiş olduğu röportajlarını okuduğumda, Twitter’da ve İnstagram’da paylaştığı fotoğraflarını gördüğümde ciddi anlamda egosu yüksek bir adamla karşılaşmayı bekliyordum. Beşiktaş’taki stüdyosunda karşılıklı olarak oturduğumuzda onun rahatlığı karşısında biraz şaşırdım. Düşündüğümün aksine sahici ve samimi biri. Karşısında oturan kişinin gözlerinin içine bakarak konuşan, güzel işler yapmış ve daha çok hayali olan ama özünde hala çocuk olan, farklı işler denemeyi seven, deli cesaretine sahip bir adam.
Dergiden ve kitaptan sonra 2 hafta önce, NTV’de başlayan Falan Filan adında, ilginç konukları olan, dinamik ve yine içinde Mehmet Turgut’un olmazsa olmazı fotoğraf olan bir program ile karşımıza çıktı. Mehmet Turgut’la yeni başlayan programı, bu fikrin nasıl çıktığı ve daha nelerle karşılaşacağımız hakkında konuştuk.

Fotoğrafları, dergiyi, kitabı biliyoruz ama televizyona program yapma fikri nasıl çıktı?
Ben hayatımı dönemlere ayırdım. Dede ve baba mesleği olduğu için kendimi bildiği bileli fotoğraf çekiyorum. Fotoğraf çekerken hep aynı şeyi yapmaktan sıyrılmak ve kendimi geliştirmek için 3 sene önce 46 adında bir dergi çıkarmaya başladım. 3 senedir devam ediyor ve edecek. Sonra zamanı geldiğinde kitap çıktı. Daha önce birçok televizyon programı teklifleri geldi fakat ben doğru zaman olmadığı için kabul etmedim.

Falan Filan nasıl bir program?
Çizgi roman gibi program. Hakikaten falan filan. Programın her hafta bir konsepti oluyor ki dergiyi de bu şekilde yapıyorum zaten. İlk programın konsepti 46 Dergisi’nin de ilk sayısındaki konsepti ile aynıydı. ‘Delilik’. Erdem Yener ve Nurgül Yeşilçay ile bu konsepti işledik. Bu şekilde derginin ilk sayısına bir gönderme yaptım. İkinci programda Aydın Boysan ve Mustafa Alabora ile kadınları konuştuk. Bu hafta Redd’in solisti Doğan Duru ve Kerem Cem ile eğlenceyi konuşacağız.

Ayrıca benim yaptığım işlerle ilgili Vtr’ler ile program zenginleşiyor. Programın sonunda ise o haftaki konsepte uygun olarak konuklarımla birlikte fotoğraf çekimi yapıyoruz. ‘Bu program tamamen benim gibi’ diyerek özetleyebilirim. Ben de sürekli hareket eden, hiperaktif bir adamım.

İlk programdan sonra programın çok sık VTR’lerle bölündüğü gibi eleştiriler de oldu. Konsepti değiştirme ya da geliştirme gibi bir şey söz konusu mu?
Hayır. Bence hiçbir sıkıntı yok. Böyle bir format olmadığı için farklı geliyor. Normalde ‘şimdi Vtr’ye gidiyoruz’ gibi pas atarak Vtr’ler girer. Açılış konuşması yapmak ve programı sunmak gibi bir formatı tercih etmedim. Dinamik bir biçimde, doğal olarak ilerlemesini çizgi roman gibi olmasını istedim. Bu formata da alışılacağını düşünüyorum. Bir anda bitti gibi gelmesinin nedeni programın dinamiğimin yüksek olmasından dolayı. Ben normalde de keyif aldığım işleri yapmaya çalışıyorum ve öyle yapıyorum. Bundan dolayı da bir sorun olduğunu düşünmüyorum.

Konuklara dikkat ettiğimde 3 haftadır çok yakın arkadaşlarınızı çağırıyorsunuz. Neden? 

Çok yakın arkadaş demeyelim. Burada herkes yakın arkadaş. İstanbul küçük bir kasaba aslında. İlk birkaç hafta evet biraz yakın arkadaşlarımı çağırdım. Biraz daha rahat hissedebilmek için böyle bir şey düşündük.

İleri programlarda gelecek olan kişiler de bir şekilde tanıdığım insanlar. Beraber çalıştığım, fotoğrafını çektiğim- ki Türkiye’de fotoğrafını çekmediğim kişi kalmadı zaten- zamanında iletişime geçtiğim kişiler. Bundan dolayı programda konuğumla iletişim kurma problemim yok. Bu konuda gayet rahat hissediyorum.

Bildiğim kadarıyla ilk programı kalabalık bir arkadaş grubuyla izlediniz. Bittikten sonra ne hissettiniz. Tamamdır olmuş gibi bir his mi yoksa Allah’ım çok kötü, ne yaptım ben gibi bir his miydi?
Evde izlemeyi bir ritüel haline getirdik. Aynı arkadaş gurubum ile evimde toplanarak programı izliyoruz. Benim için de farklıydı çünkü ilk bölümün montajlı halini ben de ilk kez sizinle aynı gün izledim. İzledikten sonra binlerce hatamı gördüm. Arkadaşlarımla yaptığımız işlerle ilgili birbirimize eleştirilerimizi net yaparız. Onlarda tek tek bütün eleştirilerini söylediler.

Ne gibi eleştiriler geldi?
Saçımın şeklinden oturuş biçimime, kullandığım bazı kelimelere kadar, daha rahat olmam gerektiği gibi eleştiriler geldi. Bizim ekipte herkes mükemmeliyetçi olduğu için sırtını sıvazlayarak çok iyi olmuş gibi cümleler söylenmiyor. Hem ben hem onlar yaptığımız işlerde en iyisini olmasını istediğimiz için net eleştiriler getiriyoruz. Zaten seni seven birinin seni eleştirmesi en doğru olanıdır.
Bunun yanında televizyonculukla ilgili daha öğrenmem gereken çok şey var. Ders çalışıyorum, bol bol okuyorum. Başlarda ben burada ne yapıyorum sorusunu sordum. Bırakıp gitsem mi diye düşündüm ama sonra eskiden arabaların motorlarının açılması gibi ben de yavaş yavaş açıldım. Ufak tefek kendime yaptığım müdahaleler ile daha iyi de olacak.

Bir köşe yazısında Mehmet Turgut Yeni Okan Bayülgen olabilir mi diye sorulmuş?
Evet. Onur Baştürk yazmış. Aradım teşekkür ettim ben de.

Hoşunuza giden bir saptama mıydı?
Yok hayır. Takılmıyorum böyle şeylere. Yazı için teşekkür ettim yalnızca. Ben birisinin alternatifi olmaya çalışmıyorum. Yaptığım programın Okan Bayülgen’in programı ile bir alakası yok zaten.

İkinizin de fotoğraf tutkusu ve üniversiteli gençlikle olan iletişiminiz düşünüldüğünde ileride Okan Bayülgen gibi canlı yayın yapma fikri var mı?
Şu anda öyle bir düşüncem yok. Bu şekilde yapmak gayet keyif verici. Bu programı 10 bölüm çekeceğim. Sonrasında önümüzdeki sezon için tekrar konuşacağız. Fakat konuşmadan önce ben 10 bölümü oturup izleyeceğim. Ne kadar kendimi geliştirmişim ne kadar ilerleme var gibi. Sonrasında belki format değişir belki de yapmam. Ama şu anda canlı yapmak gibi bir isteğim yok.

VW ile yaptığınız projeyi düşünürsek Okan Bayülgen gibi Üniversitelerin kalbini çalmak, onları arkanıza almak size güç katar mı?
Ben zaten onlar gibi gencim. 35 yaşındayım. Üniversiteye gittiğim zaman onların arasına girip, onlarla muhabbet ediyorum. Benim hiçbir zaman böyle bir izleyici kitlem olsun diye bir saldırganlığım olmadı. İlla üniversiteleri arkama alayım o zaman hep birlikte bu yolsa ilerleriz gibi bir durum söz konusu değil. Zaten ben de gencim, onlar da genç. Bir yerde birbirimizi yakalıyoruz. Onlara temas ederek, birebir konuşuyorum. İstedikleri soruları sorabiliyorlar, beraber fotoğraf çekiyoruz. Sonuç olarak keşke onun yerinde olsam, onunla konuşmak acayip bir şey gibi ulaşılamaz bir adam olmak istemiyorum. Ben her zaman onlarla kalmak istiyorum. Benim ruhum zaten hep çocuk.

Var olmak istediğiniz başka alan var mı?
Benim misyonum fotoğrafçılık. Bir tane misyon bana yetiyor. Ne televizyonculuk ne dergicilik benim misyonum değil. Bütün bu yaptığım ekstre işlerin benim fotoğrafçılığımı etkilememesi gerekiyor. Fotoğrafçılık benim gerçek amacım. Fotoğrafçılık benim karım, sevgilim, ailem yani her şeyim. Fotoğraf ile çok ciddi planlarım var. Dünya çapında işler yapmak ve bunu daha başka bir boyuta taşımak istiyorum. Dergi, televizyon gibi şeyler beni zaman zaman tetikleyen, dinç tutan, bana ekstre bir şeyler katabilecek yan katmanlar. Bunun dışında benim bütün olayım fotoğraftır.

Rabia Çelik

App. Store’dan iPad ve iPhone’nunuza indirmek için TIKLAYINIZ