Faik Bulut yazdı: Barışı Kurmak ve Korumak

Cumartesi, 23 Mart 2013 12:45

nevruz_6504Dipnot Tablet Yazarı Faik Bulut Öcalan’ın tarihi çağrısını değerlendirdi.

Newroz, malûm, yeni gün ve yeniden doğuş demek. Doğanın doğum günü. Abdullah Öcalan’ın 21 Mart günü Diyarbakır’da toplanan yaklaşık 1.5 milyon insan üzerinden kamuoyuna ilettiği mesaj, Türk-Kürt ilişkilerinde bir milat olarak algılanacaktır.

Öcalan, sadece Kürtlerin haklarını konu edinen mesajlar iletmedi. Ortadoğu ve Orta Asya halklarının kardeşliğine, beraberliğine, birlikte geleceklerini kurmalarına, barış içinde bir arada yaşama olanaklarının var edilmesine kadar birçok konuya değindi. Geçmişten geleceğe uzanan bir perspektif, ortak bir kurtuluş projesi sondu.

Aynı zamanda “demokrasi manifestosu” diye nitelenebilecek önermelerde bulundu; silah yerine fikirsel tartışmalar aracılığıyla yol alınabileceğine işaret etti.

Ufak tefek arızalar sayılmazsa, hükümet yetkililerinin Öcalan’ın açıklamalarını olumlu buldukları söylenebilir.

Son dönemin hızlı gelişmelerini ardı ardına toplarsak, barış sürecine girildiği ve çabuk yol alındığı söylenebilir.

Bu kadar iyimserlik, bizi olumlu sonuca mı götürür; yoksa önceki tecrübeleri göz önüne alındığında hayal kırıklığı mı yaratır.

Süreç Sürpriz Demektir

Siyasetin sosyolojisi açısından bakılırsa; bütün süreçler her zaman sancılıdır, sürprizlere gebedirler. Onun için “oldu da bitti maşallah” denilmiyor; süreç diye isimlendiriliyor. Yani gidilecek barış menzilinde aksaklıklar, arızalar, geriye dönüşler, “küstüm oynamıyorum”lar ve sabotajlar olabilir.
Barış süreci, bizzat barışın kendisi değildir. Yani iki taraf gayretle bir araya gelir; akşamdan sabaha bir “barış gecekondusu” inşa eder şeklinde bir kural bulunmuyor. Tersine; barış amaçla her buluşma, görüşme ve pazarlık, ister istemez kalınan noktadan devam etmek demektir. Barış evinin duvarlarına daha önce konulan tuğlalara yenilerini eklemektir. Ta ki, evin her şeyi zaman içinde mantıklı biçimde ve pürüzsüz tamamlanabilsin.
Barış görüşmelerinde kısa vadeli takvim belirlemeler, gidişatı olumsuz etkileyebilir. Dolayısıyla “haziran veya temmuz ayına kadar bu iş bitecek” demek, kendini zamanın insafına bırakmak olacaktır. Bu da bir pürüz ve olumsuzluk nedeni olabilir. Süreç, zamanla yarışmaz; kendini zamana bırakarak ama bu arada planlı programlı giderek yol alabilir. Nitekim durumun farkına varan AKPli yetkililer, haziran ve temmuz aylarını telaffuz etmekten vazgeçip; iki yıllık bir süreden bahsetmeye başladılar.

Her iki tarafın son derece dikkat etmesi gereken üç önemli nokta budur. Yoksa bütün emekler ve çabalar berhava olabilir.

Tepkilerin Dili

Bu arada CHP, sürece tereddütlü yaklaştı; ulusalcı kanat olumsuz bir tutum sergiledi. MHP ise milliyetçi temelde alabildiğine sert bir muhalefet başlattı. CHP’deki barış yanlılarını saymazsak, bu partinin ulusalcı kanadı ile MHP tabanını toplarsanız, yaklaşık yüzde 25-30 arasında bir itirazdan söz edilebilir. Bir ülkede barışa muhalefet edenlerin oranı yüzde 30 dolayında ise, orta yerde bir problem var demektir. Bu oran yüzde 40 olursa, adeta barış yapmak imkânsız hale gelir.

BDP ve AKP, bu kesimi yeterince ikna edememiş görünüyor. Demek ki, süreç boyunca engelleyici faktörlerden birisi de bu olabilir.

Nitekim BDPli milletvekillerinin Karadeniz gezilerinde CHP, DSP ve MHP yandaşlarının sert ve provoke edici tepkileri; ileride “bir Türk sorunu” adı altında bir toplumsal olayın ortaya çıkabileceğine işaret ediyor. Kocaeli, Eskişehir, Bursa, İzmir ve hatta İstanbul’daki Newroz kutlamalarında bazı saldırgan grupların kışkırtıcı tutumları, bunun ilk işareti sayılabilir.

Bu durumda meseleye nasıl bakmak gerekir:

Bir: Türk insanının “bölünme” fobisinden kurtulmasına yardım edilmeli; onun sert tepkilerini, “Kürt kardeşini” yitirmek istememesi şeklinde yorumlamanın yolu açılmalıdır. Yani bölünme fobisi değil, kardeşi yitirme kaygısı öne çıkarılmalıdır.

İki: Ülkücü kesim gelişigüzel ve tahripkâr amaçlarla sokağa çıkmadığı müddetçe, MHP’nin tepkilerini “milli sıkışmışlık” ortamında bağırmak çığırmak suretiyle bir rahatlama ve boşalma olarak tahlil etmek daha yararlı olacaktır. Fakat bu aymazlık ve gerçeği görememe değil; sadece görünen yüzün arkasındaki gerçeği ortaya çıkarmaya çalışmak esas olmalıdır.

Üç: Keza CHP’nin ikircikli tutumunun barış sürecinin sancılı ortamında bir iç tartışma ve arınma; dolayısıyla eskiden tümüyle reddiyeci olan CHP’nin şimdiki tutumunun daha hayırhah olduğu yolunda bir perspektif geliştirilmelidir.

Dört: Hem Kürt hem Türk yurttaş açısından “şeref ve onur” ile “endişe ve hassasiyet” dengesi iyi tutturulmalıdır. Yani her iki tarafın da (onur ve endişe) arasında bocalayabileceğinin görülmesi şarttır. Burada güven sorunu esas olmalıdır.

Barış Sadece Silahı Bırakma Değildir

Uluslar arası ve bölgesel gelişmeler, bölge çapında Kürt meselesini ön plana çıkardı. Türkiye, sınırın öte yakasındaki (Suriye) dâhil, kendi Kürt meselesini çözmeyi daha mantıklı buluyor. Dolayısıyla AKP’nin tutum değişikliğini sadece Başbakan’ın cumhurbaşkanı olmasına bağlamak fazlasıyla indirgemecilik olur.

Madem Kürt meselesi bölgesel krizlerle bağlantılıdır; dolayısıyla sürecin yalpalaması ve kesintileri uğraması ihtimali mevcuttur ama şimdilik başat değildir.

Kürt meselesinin çözümüne eşlik etmeyen bir demokratikleşme süreci, barışı da sabote edebilir. Nitekim güvenlik birimleri, hala sokağın demokrasi taleplerini “AKP karşıtlığı” üzerinden algılayarak kitleleri bastırabiliyorlar.

Keza barış sürecinin kurmak yetmez; onu oturtmak ve korumak gerekir. Sözgelimi Türkiye’nin askeri-güvenlik ve sivil bürokrasisinin tümü barış ruhuna uygun biçimde yeniden yapılandırılmalı, kurumsallaştırılmalıdır. Yoksa ileride silahı veya silahsız sabotajlara tanık olunabilir.

“Helalleşelim” demek yetmez; sürece eşlik etmesi gereken bazı başlıklar şöyle sıralanabilir: Anayasa meselesi, PKK militanlarını hem af hem güvenli ortamda topluma kazandırılmaları; silahsızlanma sürecinin aşamaları, anadilde eğitim hakkı, uzlaşma komisyonlara, bölge merkezli yönetimler.
Buralarda da problem ve sıkıntılar eksik olmayacaktır. Sözgelimi PKK militanları eve dönünce, mutlaka bir işe girmeleri (İspanya’da böyle oldu) sağlanacaktır. İşsizin çok olduğu bir Türkiye’de, özellikle Türk kökenli yurttaşlar, “katillere iş var, bize yok!” türünden tepkilerle ortalığa dökülebilirler.

Barıştan sadece silah bırakmayı değil; kültür ve toplumsal uzlaşmak, yeniden kardeşleşmeyi de anlamak gerekir.

Mutabakata varılan konuların uygulanmasından doğacak sıkıntıları da saymıyorum. Özetle temkinli ve gerçekçi bir iyimserlik içinde olmanın gerektiğine inanıyorum.

App. Store’dan iPad ve iPhone’nunuza indirmek için TIKLAYINIZ

Tags