En İyi Üniversite Filmleri! Ali Arıkan yazdı

Pazar, 14 Temmuz 2013 09:57

[wzslider autoplay="true" transition="'slide'"]

Üniversite yıllarımın hayatımda yeri ayrıdır. Pek çok kişi için de aynı hislerin geçerli olduğu kanısındayım. Ben, üniversiteyi İngiltere’de ailemden ayrı yaşadım. Başladığımda daha on yedi yaşındaydım. Üç yıldır Almanya’da yaşıyordum ama İngiltere’ye daha önce hiç gitmemiştim. Üniversitem Londra’nın biraz dışında, yemyeşil bir kampüstü. İlk sene herkesin yurtta kalması salık verilir; bu sebepten dolayı da bütün birinci sınıflar kampüsteydi. Yabancı öğrencileri genelde birlikte aynı yurtlara koyarlardı ama ben, Almanya üzerinden başvurduğum için AB üyesi kontenjanından İngilizlerin olduğu bir yurda verilmiştim. En yakın arkadaşlarım olan Steve Goldsmith ve Phil Muschamp’le de burada tanıştım. Aynı koridordaydı odalarımız. İlgi alanlarımız da aynıydı.

Üçümüz de sinema, müzik ve spordan hoşlanıyorduk ama Steve’in asıl ilgi alanı müzik, Phil’inki spor, benimki de sinemaydı. Annem ve babama çok yakınımdır, belki tüm Türk aileleri böyledir ama üç sene boyunca Almanya’da onlara daha da yakınlaşmıştım (arada sırada bağırıp çağırdığımı hatırlıyorum ama zorlu bir ergenlik geçirmedim ben; annemler oldum olası çok anlayışlıdırlar). Aileden ayrı olmak ilk başta değişik bir macera olarak gelse de, bir iki hafta geçince insan yalnızlığını anlıyor. Bu durumda Steve, Phil ve diğer arkadaşlarım benim üniversitedeki ailem haline geldiler.

Bu aile yıllar boyu büyüdü de büyüdü. Üniversitenin öğrenci birliği başkanı seçildiğimdeyse iyice katlandı. İngiltere’deki üniversitelerde öğrenci birliği başkanlığı, lisans bittikten sonra yapılan full-time bir iştir. Haliyle bir sürü aynı sınıfta olduğunuz arkadaşınız mezun olup gider. Ama Phil, benim spordan sorumlu başkan yardımcım seçilmişti. Steve de bir önceki sene Fransa’da okuduğu için son senesini bitirmek için üniversiteye dönmüştü.

Çalışkandık ama eğlenmesini de bilirdik. İyi derecelerle mezun olduk (hoş ben mezuniyet derecesinin önemli olmadığı kanısındayım); ben, yedi sene daha İngiltere’de yaşadıktan sonra Türkiye’ye döndüm. Phil, İngiltere’de başarılı bir spor otoritesi oldu. Steve ise Çin’de İngilizce öğreten bir okulun direktörü şimdi. Tanışalı neredeyse yirmi yıl oldu ama hala aramızdaki o bağ üniversite yıllarındaki kadar güçlüdür. Üniversitenin hayatıma kattığı renkler saymakla bitmez ama herhalde bu gökkuşağındaki en cıvıl cıvıl renk o zamanlar kurduğum dostluklardır.

Üniversite sadece bunlardan ibaret değil şüphesiz. Ama çok da ciddiye alınması gereken bir müessese de değil bence. Eğlenmek, ilgi alanlarını keşfetmek, çocukluktan yetişkinliğe adım atmak için birebir. Bunlar tabii ki mühim evreler. Fakat bu evreleri kasarak yaşamak kadar sıkıcı ve yıkıcı bir şey de düşünemiyorum. Türkiye’de maalesef üniversitelerin çoğu lisenin devamı gibi görülüyor. Onun için, üniversitelerle ilgili çıkardığımız bu özel sayımızda, gelecek sene lisansa başlayacak okurlara vereceğim naçizane nasihat, kabuklarını kırmaları olacaktır. Muhammed Ali’nin bir lafı var: “Elli yaşındaki bir adam, dünyayı hala yirmi yaşındaki gibi görüyorsa, otuz yılını boşa harcamıştır.” Aynı şekilde üniversiteyi bitirdiğinizde dünyayı hala üniversiteye başlarken gördüğünüz gibi görürseniz, üniversite yıllarınızı boşa harcamış olursunuz.
Neyse, gelin bu hafta en iyi üniversite filmlerine bakalım.

1. Animal House: John Landis’in 1978 tarihli filmi sadece en iyi üniversite filmi değil, benim en sevdiğim komedilerden de biridir. Amerikan üniversitelerinde “fraternity” ve “sorority” diye bir gelenek var. Buna Greek Life (Yunan Hayatı) deniyor çünkü sadece erkek veya kadınlardan oluşan bu “kardeşlik” klüpleri, isimlerini Yunan alfabesinden alıyorlar. Hiç bu işlere girmeyen arkadaşlarım da var, “fraternity” olayını çok seven arkadaşlarım da. Neyse, Animal House, Faber College adlı üniversitenin, Amerikan oturmuş düzenini en iyi temsil eden “fraternity”si ile en anarşistinin arasındaki mücadeleyi anlatır. Üniversiteye gidip de bu filmi izlemeyenlere dünyanın hiçbir yerinde diploma vermiyorlar, söylemiş olayım.

2. Brideshead Revisited: Daha ikinci maddeden hile yapmak istemezdim ama heyhat. Brideshead Revisited, tüm zamanların en iyi dizilerinden biri olduğu için listeye almam gerekliydi. Evelyn Waugh’nun aynı adlı romanından uyarlanmış olan dizinin en önemli yanı, Waugh için üniversitenin önemidir şüphesiz. Gençliğinde Oxford’a gitmiş olan yazar, üniversitede geçirdiği günlerini hayatının en güzel zamanları olarak nitelendirmiştir. Bunun için de hem o günleri hem de onun neslini çok etkileyecek iki savaş arası yılları anlatan Brideshead Revisited, yazarın eserleri arasında çok büyük bir yer tutar. Oxford’da başlayıp dünyaya açılan anlatımıyla, üniversitenin insanın hayatındaki sembolik görevine bir göndermedir aslında.

3. Good Will Hunting: Aslında bir üniversite filminden çok, “yetişkinliğe adım” hikayesidir Gus Van Sant’ın, Matt Damon ve Ben Affleck’e Oscar kazandıran filmi. Ama tabii filme ismini veren ve Damon’ın oynadığı Will, ABD’deki ünlü Massacusettes Institute of Technology’de hademelik yapar. Yani en azından hikayenin çoğu üniversitede geçer. Ama ondan da önemlisi, benim hoşuma giden ve üniversiteyi hatırlatan detay, Stellan Skarsgård’ın oynadığı, Will’e mentorluk yapan Matematik profesörü Gerald Lambeau’dur. Çok çapkındır çünkü. Önüne gelen her kıza asılır filmde. Üniversiteye ilk geldiğinde çok utangaç olduğunu öğreniriz daha sonra. Belki de Lambeau çapkınlığı, bir tür savunma mekanizması olarak kullanıyordur. Bu gibi ince detaylarla doludur Good Will Hunting.

4. Wonder Boys: L.A. Confidential’l a Oscar’a aday olan yönetmen Curtis Hanson’ın bir sonraki filmi, Pulitzer ödüllü Amerikalı yazar Michael Chabon’un aynı adlı romanından uyarlanan Wonder Boys’du. Başrolde Michael Douglas, yıllar önce bir başyapıt yazmış fakat sonra takılıp kalmış ve gerisini getirememiş bir İngilizce profesörünün ve etrafındakilerin başından geçen trajikomik bir geceyi anlatır. “Her şey olacağına varır” ana fikrinden de öte “her şey iyi olacak” temasına daha yakın olan bu filmi en son yine annemlerle izlemiştik galiba. Severiz biz iyi karakterlerle dolu filmleri. Hikayeden çok karakterlerin öne çıktığı filmleri tercih ederiz.

5. The Social Network: Aslında Facebook’un hikayesi, tamam. Hatta Facebook’tan da çok Mark Zuckerberg’ün öyküsü. Ama filmin başında Harvard’da Zuckerberg’ün uzun yürüyüşü The Social Network’ün belki de en önemli sahnesi. Üniversitede yaşanan hayal kırıklıklarını hırs ve kompleksleri için çıra olarak kullanan çok insan tanıyorum.

6. Old School: İnsanın bu dersi daha önce de alması gerekir aslında ama üniversitenin kesin olarak kişiye anlatması gereken bir nokta varsa, o da her şeyin bir sonunun olduğudur. Üniversitenin de. Old School, bunu tam olarak kabullenemeyip, gelişimlerini tamamlayamamış orta yaşın eşiğindeki birkaç “kaybeden” arkadaşın hikayesidir. Komiktir ama acınası bir yanı da vardır. Bu arada Old School’un ikincisi için yazılan senaryo, film askıya alınınca rafa kaldırıldı; sonra da The Hangover filminin devam filminin acilen yapılması kararı alınınca da senaryo, The Hangover’ın devam filmi olarak revize edildi.

7. Educating Rita: Michael Caine’in başrolde oynadığı film, burnundan tüy aldırmayan, kendini beğenmiş bir edebiyat profesörüyle Julie Walters’ın oynadığı bir işçinin ondan ders almasıyla gelişen olayları anlatır. Bu gibi “zıt kutuplar” hikayeleri senaryoları ve performanslar kadar iyidir. Bu filmde de Willy Russell’ın zaten kendi yazdığı oyunundan uyarladığı senaryo hem de başroldeki iki usta aktörün arasındaki kimya çok iyidir.

8. Love Story: Yeşilçam melodramlarını aratacak bir film olabilir ama neden izlenmeli? Çünkü Harvard kampüsünde film çekimi artık yasak. Fakat Love Story yapılırken değildi; onun için ünlü üniversitenin kampüsünü oturduğunuz yerden görmek için müthiş bir fırsat. Ali MacGraw ve Ryan O’Neal de güzel bir çifttir ne de olsa…

9. Back to School: Amerikalı komedyen Rodney Dangerfield’ın belki de en ünlü esprisi şudur: “Psikiyatriste gittim, bana sen delisin dedi. Başka bir görüş de almak istiyorum dedim. Tamam; hem de çirkinsin dedi.” Amerikan Yahudi komedisinin en önemli figürlerinden olan Dangerfield öleli neredeyse on yıl oldu ama etkisi hala devam ediyor. Back to School’da üniversitedeki oğluyla birlikte üniversiteye gitmek zorunda kalan bir işadamını oynar. Eğlenceli bir filmdir.

10. The Paper Chase: Bir taraftan bu listeyi yazarken bir taraftan da senarist arkadaşım Mark Protosevich’le yeni projesi Oldboy filmini konuşuyorduk. Mark, daha önce Park Chan-wook tarafından sinemaya uyarlanmış aynı adlı manga çizgi romanın Amerikan versiyonunu yazdı. Spike Lee de yönetti. Sonbaharda vizyona girecek film. En iyi üniversite filmleriyle ilgili bir yazı yazdığımı söyledim. The Paper Chase’i koymayı unutma dedi. Haklı. James Bridges’in yönettiği 1973 tarihli film, Harvard’a hukuk okumaya gelen bir master öğrencisinin, üniversitenin en eski kafalı hocalarından Professor Kingsfield’le olan mücadelesini anlatır. Yazımı Mark’ın değerlendirmesiyle bitireyim: “Benim için bu film, öğrencinin, öğretmeninden hem nefret etmek hem de ona kendini kabul ettirmek isteğini çok iyi yansıtır. Hocanın ne kadar gıcık olduğuyla ilgili konuşabildiğin kadar konuş. En sonunda istediğin tek şey onun sana saygı duymasıdır.”

App. Store’dan iPad ve iPhone’nunuza indirmek için TIKLAYINIZ

Tags