Efsaneye Veda: Robin Williams

Pazartesi, 18 Ağustos 2014 14:47

Türkiye’nin en iyi sinema yazarlarından Ali Arıkan efsane aktör Robin Williams’ın hayatını, filmlerini ve hazin ölümünü Dipnot Tablet için yazdı.

 

Efsaneye Veda: Robin Williams

Haberi duyunca ağzımdan iki kelime çıkıyor: “Richard Cory”. Tesadüf bu ya, bir eğitim programı için Harvard’dayım. Günün sonu gelmiş, ben de arkadaşımla buluşmuşum. Üniversitenin bulunduğu Cambridge şehrinin sokaklarında geziniyor, önceden kararlaştırdığımız bir lokantayı bulmaya çalışıyoruz. Haritaya bakmak için arkadaşım telefonunu açıyor; burada yazamayacağım bir şaşkınlık ifadesinden sonra CNN’in geçtiği haberi gösteriyor bana. “Robin Williams evinde ölü bulundu.” Ve benim de ilk söylediğim şey “Richard Cory” oluyor.

Amerikalı şair Edwin Arlington Robinson’ın 1897 yılında yayımlanan dört kıtalık şiiri “Richard Cory”, aynı adlı bir adamı anlatır. Richard Cory şehre her indiğinde tüm insanlar arkasından bakakalırmış. İhtişamlı bir beyefendiymiş. Sıcacık konuşan, sadece “günaydın” diyerek insanların günlerini gün edebilen bir adammış. Yürürken etrafı parlatırmış adeta. Krallar kadar zenginmiş ama buna rağmen terbiyesi kusursuz, mükemmel bir adammış. Şehrin insanları onun yerinde olabilmek için hayatlarını verebilirmiş. Her gün Richard Cory’ye imrenmişler ama çalışmaya devam etmişler. Sofraları etsiz, ekmekleri bayatmış; idolleri Richard Cory’nin ışığını beklemişler hep. Lakin sakin bir yaz gecesi Richard Cory eve gitmiş ve kafasına bir kurşun sıkmış.

Robin Williams’ın dış görünüşüyle ruhu arasında bir uçurum olması ihtimali 30 yılı aşkın kariyerinin pek çok safhasında kendini belli etti. Stand-up gösterilerinde, ABD ve İngiltere’deki talk show’lara katıldığında, hatta film ve televizyondaki performanslarında her zaman belli bir melankoli vardı. Kısık gözleri, hafiften dışarıya uzanan sivri çenesi ve ince dudaklarıyla gülümserken bir şeyleri gizlediği, belki de bastırdığı anlaşılırdı. Richard Cory gibi her adımında etrafa ışık saçan bir havası vardı; ama ışığın parlaklığının onun kadar kuvvetli bir karanlıkla el ele gittiği de açıktı.

63 yaşında intihar eden Robin Williams hayatı boyunca üç büyük düşmana karşı mücadele verdi: Kokain, alkol ve depresyon. Oğlu doğduğunda kokaini bıraktı; bir daha da bu alışkanlığa geri dönmedi. Aynı zamanda alkole de veda etti; Adsız Alkolikler’in tabiriyle yirmi yıl ayık kaldı. Ta ki 2004 yılında “dünyanın sonu olmasa da dünyanın sonunu görebildiğiniz” uzak bir Alaska kasabasındaki üç aylık film çekimi sırasında minik bir viski şişesini açana kadar. Bu bir anlık sapma bir hafta içinde alkolikliğinin tam olarak nüksetmesine yol açtı. Yirmi yıllık ikinci karısından boşanmasına yol açan bu büyük geri adımdan sadece rehabilitasyon merkezine yatarak kurtuldu. En azından hepimiz öyle sandık. Geçen ay Williams’ın asistanı, aktörün alkol sorunundan dolayı yeniden rehabilitasyon merkezine girdiğini duyurdu. Yeniden içmeye başlamamıştı; hastalığıyla baş edebilmek için bu proaktif yolu seçmişti.

Williams’ın üçüncü büyük düşmanıysa klinik depresyondu. Sanatında bu hastalığın belirtileri arada sırada görünse de, alkol ve uyuşturucu sorunlarının aksine depresyonla ilgili hiçbir zaman açık açık konuşmadı. O şamatacı, içi içine sığmayan, kontrol edilemeyen enerjisinin (ve tabii ki bağımlılıklarının) temelinde bu karanlık her zaman vardı. Depresyondan mustarip pek çok kişideki gibi o çılgın imajıyla bu karanlığı olabildiğince bastırmaya çalıştı. O karanlığın bir türevi olan ve her oyuncuda biraz bulunan “kendini yabancılara sevdirme çabası” onda neredeyse patolojik bir hal almıştı. Sonunda, sakin bir yaz akşamı evine gitti ve depresyonuna yenildi.

robin4Para, başarı, şan, şöhret. Sadece Robin Williams’ın sanatına değil sanatının ona kazandırdıklarına baktığımızda da aktörün ölüm haberi anlaşılmaz geliyor. Haberi aldıktan sonra Cambridge sokaklarında dolaşırken etrafımızdan geçenlerin konuşmalarını duyuyoruz. Bazıları yeni öğreniyor; bazıları duymuş aralarında konuşuyor. Hiç kimse habere inanamıyor. “Nasıl olur?” diye soruyor herkes. Üzüntüden çok bir şok havası var. Bütün şehir şaşkın.

Ölüm haberi gibi kariyeri de insanı şaşkına çeviren bir aktördü Robin Williams. Zengin bir aileden gelen, akıllı ve çalışkan bir öğrenciydi. Aynı yıl içinde hem sınıf başkanı hem de okulun güreş takımına seçilmişti. Sonraki yıllar okulun serserileri tarafından hor görülmeye başlayınca, komediye olan doğal yeteneğini bir koruma mekanizması olarak kullanmaya başladı. Üniversitede politika okurken okulu bıraktı; birkaç sene sonra New York’taki dünyanın en önemli oyunculuk akademisi olan Juilliard School’a tam burslu girmeye hak kazandı. Yani aslında Williams, komedyenden önce oyuncuydu. Mesela Richard Pryor veya Eddie Murphy gibi komedyenlikten oyunculuğa geçiş yapmamıştı. Klasik eğitim almıştı. Oyunculuk, ruhunun derinliklerinde olanı bulup ortaya çıkartmaya yarıyordu. Komedyenlikse kendi dışındaki zorlukları, etrafındaki kâbusları yorumlamasını sağlıyordu.

1980’lerin başında, Ork gezegeninden gelen Mork adlı bir uzaylıyı oynadığı “Mork and Mindy” dizisiyle Amerikan televizyonuna bir fenomen olarak giriş yaptı. Emprovizasyon yeteneği o kadar güçlüydü ki dizinin bazı sahnelerinde senaristler özellikle Mork için replik yazmayıp işi Williams’a bırakırlardı. Bu sıra dışı teknik günümüzde “Curb Your Enthusiasm” veya “Louie” gibi dizilerde nispeten daha sık kullanılsa da o zamanlar için çığır açıcı bir yöntemdi.

Dizisiyle müthiş bir başarı yakalamıştı ama bu bile Williams’ın sinemada yapacaklarının yanında sönük kalacaktı. Birlikte çalıştığı yönetmenlerin listesi Hollywood’un crème de la crème’i gibiydi: Steven Spielberg, Francis Ford Coppola, Robert Altman, Woody Allen, Mike Nichols, Christopher Nolan, Penny Marshall, Terry Gilliam, Peter Weir, (yine çok yakın zamanda kaybettiğimiz) Paul Mazursky, George Roy Hill, Kenneth Branagh, Barry Levinson, Gus Van Sant, Ivan Reitman… “Mork and Mindy” dizisiyle Williams, Amerikan popüler kültürüne bir yıldız olarak girdi ve sinemadaki başarılarıyla da 35 sene öyle kaldı.

Ama nasıl başarılardı onlar. Nasıl roller. Nasıl performanslar. John Irving’in filme çekilmesi imkânsız olduğu düşünülen klasikleşmiş romanı “The World According to Garp”ın filminin başarısında en büyük pay onundu. Kitaba ismini veren, hüzün ve dehanın trajik bir bileşimi olan T. S. Garp rolünde Williams şimdi anlıyoruz ki bir anlamda kendini oynuyordu. Her oyuncu rollerine kendinden belli şeyler katar ama Williams sanki rollerinde ruhunu seyirciye açıyordu. Aktörlük yalancılıktır derler ama Williams belki de sadece oyunculuk yaparken tam anlamıyla dürüst olabiliyordu.

Robin Wiliams, oyunculuk sanatına olan saygısı ve emprovize komediye olan yetenek ve tutkusunu en iyi performanslarında kusursuz bir şekilde harmanladı. Michael Ritchie’nin “The Survivors” filminde Reagan Amerikası’nın temel taşı olan orta sınıf bir “baby boomer”ı oynarken de mükemmeldi; Paul Mazursky’nin “Moscow on the Hudson”ında Sovyetlerden Amerika’ya iltica eden bir müzisyeni hayata geçirirken de. Zor rollerin içinde kaybolurken profesyonelliği de hiçbir zaman elden bırakmadı çünkü. Mektepli bir oyuncuydu, evet, ama alaylılığın da tüm imkânlarını gereğinde kullanmayı çok iyi bildi.

robin6Sanatsal olarak Williams’ın kariyeri 1980’lerin sonlarından 1990’ların ortasına kadar sürekli en üst seviyedeydi. İlk Oscar adaylığını aldığı “Good Morning Vietnam”da radyo stüdyosunda estirdiği fırtına, aynı filmin çok daha dingin sahneleriyle adeta bir ying – yang oluşturdu. Bu filmi kariyerinin en popüler karakterlerinden olan İngilizce öğretmeni John Keating rolüyle takip etti. “Dead Poets Society” belki çok iyi bir film değildi ama şiir, sanat, daha doğrusu genel anlamda hayata sırf romantik bir gözle bakmayı savunmasıyla pek çok gencin gönlünde taht kurdu. Penny Marshall’ın “Awakenings”inde iyice sessiz, hatta utangaç bir doktoru oynadı; Robert De Niro’dan rol çalmayan, ince bir performanstı. Yine de o şaheser filmin en önemli parçasıydı. Terry Gilliam’ın “The Fisher King” filmindeyse kariyerinin en iyi performansını çıkardı. Karısı vahşice öldürüldükten sonra gerçek dünyayla olan bağlarını koparan eski bir akademisyeni oynadı; kariyerinin iki temel taşı olan komedyenlik ve oyunculuğu en iyi bu filmde birleştirdi.

Bir lamba cinini seslendirdiği “Aladdin”de repliklerinin çoğu emprovizeydi. Bu rol, Williams’ın sahne kişiliği için biçilmiş kaftandı; zaten sahnedeki saniyeler içinde on ayrı karaktere bürünebilme özelliğini de beyazperdede sadece bu film yakalayabildi. Mike Nichols’ın “The Birdcage” filminde Nathan Lane ile muazzam bir çift oluşturdular. Sadece Williams’ın kariyerinin değil son yirmi beş yılın en iyi komedilerinden biri çıktı ortaya. Ama en sonunda Oscar’ı bir komediyle değil, duygusal bir dostluk hikâyesiyle kazandı. “Good Will Hunting”deki hassas ve savunmasız psikiyatr rolüne kendinden acaba neler katmıştı.

Bu yıllarda filmlerinin kalitesinde bir düşüş başlasa da “Mrs. Doubtfire” gibi vasatın altındaki filmleri bile başka komedyenlerin filmlerinden fersah fersah iyiydi. Arada kötü film yapmadı mı? Tabii ki yaptı. Nostaljik bir bağlantı dışında hiçbir güç “Jumanji” veya “Patch Addams”ı savunamaz. Ama bu gibi zamanlarda bile bir umut ışığı saçardı etrafına. 2009’da vizyona giren “World’s Greatest Dad” aktörün son iyi filmi oldu. Oğlu mastürbasyon yaparken boğularak ölünce, onu utandırmamak için adına intihar mektubu yazan, sonra da oğlunun ölümünün ardından bulduğunu iddia ettiği günlüklerini kaleme alan yalnız bir babayı oynuyordu. Oğlunun cesedini bulduğunda ona sarılıp hıçkıra hıçkıra ağladığı sahneyi düşününce yüreğim sızlıyor. O çok iyi filmi daha uzun bir süre izleyemeyeceğime eminim.

Tamamı için:

Dipnot Tablet 178. sayısını indirmek için:

TÜRKİYE’NİN EN ÇOK OKUNAN TABLET DERGİSİNİ ÜCRETSİZ OLARAK

iPAD’İNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

 available-on-the-app-store

ANDROİD TABANLI TABLETİNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
Get-it-on-Google-Play