Efendi ol: The Master! Sinema Yazarı Ali Arıkan yazdı

Pazartesi, 19 Kasım 2012 08:31

Tanrı katında hiç kimsenin Yasa’yla aklanmadığı açıktır. Çünkü İmanla aklanan yaşayacaktır.

Galatyalılar 3:11, Yeni Ahit

Ruhsuz beden nasıl ölüyse, eylemsiz iman da ölüdür.
Yakup 2:26, Yeni Ahit

Protestan reformunun beş temel prensibinden olan ve Martin Luther’in “kendisiyle ve kendisi aracılığıyla kilisenin ayakta durduğu ve bunsuz kilisenin yere yıkıldığı madde” (articulus stantis et cadentis ecclesiae) diye tanımladığı “Sadece imanla aklanma” (Sola fide), Protestanların Katoliklerle ayrıldıkları belki de en önemli noktadır. Katolik anlayışa göre kurtuluş veya “aklanma” için sadece iman yetmez, bu imanın ölümlü dünyada yapılan işlerle güçlendirilmesi gerekir. (İslam’da da aynı anlayış mevcuttur: “İnsanlar, ‘İnandık’ demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannederler.” ANKEBÛT suresi, 2. Ayeti) Yani Katolikler kurtuluş için imanla birlikte eylemin de şart; Protestanlar ise erdemli eylemlerin, imanın sonucu ve kanıtı olduğuna inanırlar. Fakat ikisinin de temelinde, ruhun aklanmasının yolu imandan gelir. Çünkü sadece Hristiyanlığın iki en kuvvetli kolunda değil bütün dinlerde, insanın kurtuluşu için kendinden büyük ve hiçbir zaman anlam veremeyeceği bir Efendiye boyun eğmesi, niyaz etmesi ve inanması gerekir.

İşte Paul Thomas Anderson’ın yeni filmi The Master’ın özünde de bu iman üzerinden aklanma arayışı var. İnsanı hayvanlardan farklı kılan bilinç güdüsüyle gelen ve derecesi kişiden kişiye değişse de, tüm insanlarda tezahür eden anlam bulma çabalarını sorguluyor. Bu çabaların en doğal sonucu olarak ortaya çıkan din olgusunu, itaat edilecek dünyevi efendilerle bir tutuyor ama aynı zamanda hiçbir zaman ikisini de yargılamıyor. Ne olursa olsun, en saçmasından en “mantıklısına” kadar dinin kendisiyle bir sorunu yok filmin. İnsanların arayış içinde olduğuna inanıyor ve neredeyse hiç yorum getirmeden bu arayışı perdeye yansıtıyor. Ne insanların anlam arayışına, ne imana, ne de din olgusuna açıklık getirmek gibi bir çabası da yok filmin. Söylemek istediğini söylüyor; göstermek istediğini gösteriyor. Yorumu seyirciye bırakıyor.

The Master’ın anlatım tarzı, meşum bir rüya zinciriyle, akşamdan kalan sisli bir sabahın karışımı adeta. Bu da filmin ana karakterinin haleti ruhiyesine cuk oturuyor. Freddie Quell’le (Joaquin Phoenix) İkinci Dünya Savaşının sonlarında tanışıyoruz. Savaş, Amerikan donanmasında asker olan Freddie’de derin izler bırakmış; yıllar sonra Travma Sonrası Stres Bozukluğu olarak tanımlanacak ama o zamanlar sadece “sinir bozukluğu” diye pek de üstünde durulmayan bir durum içinde. Bunun da ötesinde Freddie çocukluğundan kalan sorunlar ve alkolle boğuşuyor. İnsanlar Yaşadıkça’da Montgomery Clift’in oynadığı Robert E. Lee Prewitt’le, Under The Volcano’da Albert Finney’nin canlandırdığı Geoffrey Firmin karakterlerinin karışımı ama ikisinden de üzgün, ikisinden de kızgın, ikisinden de vahşi. Patladı patlayacak.

Kendi içkisini kendisi yapıyor Freddie. Torpido yakıtı etanol, tiner ve fotoğraf tab etmek için kullanılan kimyasallarla hazırlıyor içkisini. Hem kendi içiyor, hem de etrafındakilere içiriyor. Aynı zamanda, savaş sonrasına ayak uydurmakta güçlük çekiyor. En önce bir bonmarşede fotoğrafçı olarak iş buluyor ama müşterisinin biriyle kavga edip ayrılıyor. Sonra Salinas’ta bir lahana tarlasında iş buluyor; ama hazırladığı içkisi başka bir işçinin ölümüne sebep olunca, oradan da kaçıyor. Alkolün etkisinde San Francisco limanında ayyaş ayyaş gezerken, gözüne bir Aletheia adlı bir yat takılıyor ve ve ona sığınıyor.

Aletheia, Yunanca’da gerçek anlamına gelir. Bundan da öte bu kelime, Martin Heidegger’in, özne-nesne ikilemini reddedip, özne ve nesnenin aynı anda varoluşunu iddia ettiği ve “gerçekten” farklı olarak “açıklığı” belirten felsefesinin de temel kavramıdır. Ve işte Freddie de, daha sonra hem efendisi hem de kulu (yani hem öznesi hem de nesnesi) olacak Lancaster Dodd’la (Philip Seymour Hoffman) Aletheia’da tanışıyor. Dodd, Aletheia’nın bir anlamda kaptanı ve saptırılmış Freudyen psikoloji, bilim kurgu ve son zamanlarda “yaşam koçluğu” denilen yüzeysiz “kendi kendine yardım” felsefesini karıştırdığı ve Gaye (“The Cause”) adını verdiği tarikatının efendisi. Zaten, tarikat mensupları da ona Efendi diye hitap ediyor. İki adamın arasında neredeyse hemen Hegel’in tanımıyla “Herrschaft und Knechtschaft” yani “Efendi ve Köle” diyalektiği başlıyor. Dodd, Freddie’yi Gaye’nin belki de iki numarası yapmaya çalışıyor, aynı anda Freddie’nin hazırladığı o garip içkiyi içmeye devam ediyor. Zaten bu karşılıklı bağımlılıktan dolayı da ikilinin ilişkisi sonraları Orhan Pamuk’un “Beyaz Kale” romanındaki iki ana karakterin arasındakine benzemeye başlıyor. Dodd, bir ara Freddie’ye soruyor: “Bu senin yaptığın zehir mi?” Freddie’nin cevabı anlamlı: “İçmeyi bilirsen değil.”

Freddie’nin, Gaye’nin içindeki gelişen rolünü ve Dodd’la olan yakınlığını, diğer müritler endişeyle karşılıyor. Özellikle de Dodd’un genç karısı Peggy (Amy Adams), bu iki adamın arasında hem Dodd’u hem de Gaye’yi çökertebilecek bir potansiyel görüyor. Freddie ve Dodd’un arasındaki sembiyotik ilişki, tüm dış etkenlere göğüs gerecek kuvvete sahip. Peggy de ne yaparsa yapsın, ikiliyi bir türlü ayıramıyor. Çünkü hem Dodd hem de Freddie için önemli olan gidilecek yer değil, o hedefe doğru birlikte yaptıkları seyahat.

Paul Thomas Anderson’ın filmi cevap vermekten sakınan bir şaheser. Adeta binlerce yapboz parçasını yüzümüze fırlatıyor; onları toparlayıp resmin ne olduğunu görmeyi de bize bırakıyor. Yani akıllı insanlar için yapılmış, zor, dikkat isteyen, soyut bir film.

Filmin yapım aşamasından beri Scientology tarikatıyla ilgili olduğu konuşuldu. Gerçekten de Lancaster Dodd, tarikatın kurucusu L. Ron Hubbard’la pek çok yerde benzeşiyor. Ayrıca, Gaye’nin yöntemleri ve alıştırmaları da, yine Scientology’nin temelinde yatan Dianetics’i andırıyor. Fakat direkt olarak filmin Scientology ile ilgili olduğunu iddia etmek hata olur, zaten Anderson da bunu söylüyor. Filmin bakış açısı çok daha geniş. Genel anlamda dine ve imana bakıyor. Neredeyse bütün dinler, insanların, kendilerini bulana kadar kayıp olduğunu iddia eder. The Master da bu iddiada gerçeklik payı olup olmadığına inceliyor.

Ama filmi sadece o çerçevede yorumlamak bile sığ kalır. O kadar çok motif var ki The Master’da, hepsi de ince ince dokunmuş, filmi düşünürken ister istemez bir serbest çağrışım seansındaymış gibi hissediyor insan kendini. Dodd ve Freddie’nin ilişkileri, mesela, gerçekten tuhaf. Efendi-köle ve baba-oğul gibi bir ikilem, zamanla kendini homoerotik bir yüzeyde buluyor. Dodd’un Freddie’yi cinsel anlamda istediği açık; bu şehvet zamanla aşka dönüşüyor. Fakat Freddie’de de bastırılmış dürtüler olduğunu seziyoruz. İki adamın arasındaki ilişki de belli bir zamandan sonra Eski Yunan’daki pederasti kavramını andırıyor. Peggy de zaten bunun farkında. Kocasını eliyle tatmin ettiği sahne aslında bir cezalandırma. Dodd’a hem Freddie’nin içkisini artık içmemesini emrediyor, hem de Freddie’ye olan bakış açısını değiştirmesini. Fakat ikisinde de başarılı olamıyor.

Çünkü iki adam da bir kaçış içerisinde. Hem kendilerinden kaçıyorlar hem de birbirlerinden. Hem bağlılar birbirlerine hem de birbirlerini itiyorlar.

Ve bu paradoksu Anderson mükemmel bir şekilde betimliyor. Kullandığı 65mm’lik filmin hakkını garip bir şekilde veriyor. Bazen ekranı yakın planlarla dolduruyor; bazen bel çekimle olan biteni biraz geriden takip ediyor. Mihai Malaimare, 50’li yılların başını keskin bir gözle tasvir ediyor; Johnny Greenwood’un iğneleyici müziği de karakterlerin içindeki fırtınayı ima ediyor. Jack Fisk ve David Crank’in yapım dizaynı detaycı ama hiçbir zaman göze batmıyor. Teknik olarak zamanda geri gitmiş gibi hissediyoruz kendimizi.

Oyunculuğu ayrıca belirtmek istiyorum. Hollywood’un en aktörlerinden üçü olan Phoenix, Hoffman ve Adams, kariyerlerinin en iyi oyunculuğunu yapıyorlar. Phoenix, rolünde genç bir Marlon Brando gibi kayboluyor. Karakterinin geçmişten gelen yükünü fiziksel bir çöküş olarak hayata geçiriyor. Hoffman, Dodd gibi liderlerin doğal karizmasını o kadar basit bir şekilde gösteriyor ki, şaşa kalıyor insan. Adams ise o doğal “şekerliğinin” arkasında çelik gibi, hırslı bir karakter çiziyor. Filmin tüm oyuncuları süper ama bu Kutsal Üçlü, inanılmaz bir iş çıkartıyor.

Hepsinden de öte The Master, çok cesur bir film. Marx’ın ünlü deyişine bir gönderme yaparak Freddie’nin bağımlılık yaratan ve ölüme kadar sürükleme gücüne sahip içkisini, Dodd’un kafasından uydurduğu Gaye tarikatıyla denk tutuyor. Bu bakış açısıyla, önemli olan anlam arayışı; insanın o anlamı, o kurtuluşu neyle bulduğu değil. The Master, yılın en iyi filmi.

Tags