Eastwood’dan İnanılmaz Bir Film : Sully

Cuma, 16 Eylül 2016 14:53

Hazırlayan:Ali Arıkan

Hiçbir uçak havada kalmaz. Öyle veya böyle, bir şekilde iner. 15 Ocak 2009’da da Kaptan Pilot Chesley “Sully” Sullenberger’ın yönetimindeki US Airways’in 1549 numaralı seferi, kalkışından çok az bir süre sonra, bir kaz sürüsünün motorlarıyla yakından haşır neşir olması sonucu acil iniş yapmak zorunda kalmıştı. Normalde pek garip bir şey değil bu ama uçak, yakında havaalanı olmadığından dolayı Manhattan’la New Jersey’nin arasındaki Hudson Nehri’ne inmişti ki olay tüm dünyada çok büyük ses getirdi. Clint Eastwood’un yönetmenliğini yaptığı ve ismini büyük bir faciayı önleyerek bir anda tüm dünyanın hayranlığını kazanan pilottan alan “Sully”, işte bu inanılmaz hikâyeyi ve devamında kahramanının başına gelenleri anlatıyor. Film çekilirken, bu olaydan nasıl yüz dakikalık bir film çıkartabilecekler diye düşünmüştüm. “Sully” sadece Hudson’daki mucizenin hikâyesi değil. Eastwood, yönetmenlik kariyerini “Amerika’da kahraman olmak” kavramının anlamını aramaya adadı. Yeni filmi de bu arayışın gayet başarılı son safhası. Yalnız filme biraz açık görüşlü yaklaşmanız gerekebilir. Ne demek istediğimi birazdan açıklayacağım.
Filmin sonu da başı da belli: o uçak inecek. Zaten Clint Eastwood da filmi malum kazayla başlatıyor, flashbacklerle de film boyunca o ana gidip geliyoruz. Soğukkanlı bir profesyonellikle koskoca bir çelik yığınını buz gibi suya indirip, 155 yolcu ve mürettebatı burunları bile kanatmadan kurtaran Kaptan Sullenberger (Tom Hanks, harika oynuyor), olayı takiben stres sonrası travma yaşamaya başlıyor. Aynı zamanda Amerikan Ulusal Ulaştırma Güvenlik Bürosu, Sully ve yardımcı pilotu Jeffery Skiles’a (Aaron Eckhart) karşı bir soruşturma açıyor. Kuş sürüsüyle çarpıştıklarında uçağın sol motorunun tam olarak haşat olmadığını iddia eden Büro, iki motor etkisiz olsa bile simülasyonların, Sully’nin uçağı bir havaalanına indirecek vakti olduğunu gösterdiğini iddia ediyorlar. Bu iddiayı reddeden Sully, travmatik kâbuslarını görmeye devam ediyor, uçağı indirmeye çalışırken bir binaya tosladığını gördüğü kabuslarını…
Zaten filme de bu sebepten dolayı biraz açık görüşlü yaklaşmanız gerekiyor dedim. “Uçak”, “zorunlu iniş”, “New York” gibi şeyler bir araya gelince Amerikalıların aklına ister istemez doğrudan 11 Eylül geliyor. O gün yaşanan olayların Amerikalılarda yaşattığı travmayı, adamların ulusal psikolojisinde açtığı tedavi edilemez yarayı dünya bazen küçümsüyor. “Ya, ne var bunda, 15 yıl geçti, unutun artık” diye konuyu banalleştirenler bol. “Çok de büyük bir olay değildi, Amerikalılar da biraz rol kesiyor” diye bir anlamda kurbanı suçlayan, ABD’yi hiç anlamayanlar da. Komplo teorisyenlerineyse hiç girmiyorum, onlar zaten ümitsiz vaka. Şurası net ki 11 Eylül Amerika’nın içine işledi, ülkenin temel anlatılarından biri oldu, yüz yıl sonra da devam edecek. New York’ta olması, sivillere karşı gerçekleşmesi, hiç beklenmeyen, liberalizmin zaferini kutladıkları günlere denk gelmesi ve daha pek çok sebep. Tabii bu terörist saldırıların sonrasındaki gelişmeler ve değişen dünya düzeni de. İşte 11 Eylül’ün gölgesi “Sully”nin de her sahnesinde hissediliyor. Filme aslında bu gözle bakmak lazım. Bu sebepten dolayı da seyircinin kişisel politikası, filme bakış açısını etkileyebilir.
Bu normalde her film için geçerli gibi gelebilir size ama Clint Eastwood filmlerinde çok daha önemli. Çünkü adam özellikle son yıllarda çok bariz bir şekilde politik filmler yapıyor. Kahramanlığın ve Amerika’da kahraman olmanın doğasını inceliyor, ne anlama geldiğini araştırıyor. Clint Eastwood’un oyunculuğu sırasında hayat verdiği Sergio Leone western’lerindeki isimsiz silahşör veya 1970’lerdeki o proto-faşist polis dedektifi Kirli Harry gibi karakterlerin, bu mana arayışına ilham verdiği açık. “American Sniper”, “J. Edgar”, “Gran Torino”, “Letters from Iwo Jima” ve “Flags of Our Fathers” gibi yönettiği son dönem filmlerinde kahramanlık ve anti-kahramanlığın ne olduğunu işledi. Gerçek hayatında da Clint Eastwood, hem Hollywood hem de Amerika’nın kahramanlarından. Eski tip kahramanlarından hatta: beyaz, yaşlı, Cumhuriyetçi, işini kıvırtmadan yapan, tek düze bir görev adamı. Bu özelliklerin çoğunun Kaptan Pilot Sullenberger’da da olduğunu düşünürsek, “Sully”nin biraz da otobiyografik bir tarafı var.
Eastwood gibi Sully de, bir işi kırk yıldır yapan bir adamın tehlike anında vereceği kararın simülasyonlardan, teorilerden, televizyon karşısında kıç sıcaktayken yapılacak geyiklerden çok daha değerli olduğuna inanıyor. “Yok, hayır, motorlar bozulsa bile inebilirdin”. “Hayır, kardeşim; inemezdin.” Bazen anlatılamayacak bir etken vardır. Yemek çok güzel olduğunda “yaparken içine cin kattım” derdi rahmetli babaannem. Fransızların (ve İngilizlerin) “je ne sais quoi” dediği, tam olarak ne olduğu bilinmeyen o bir “şey.” Film, böyle bir özelliğin yaşam ve ölüm arasındaki en büyük karar verici olduğuna inanan, gerçekçi, işi sulandırmayan, yetişkin bir yapım. Clint Eastwood’un da son yıllardaki en iyi filmi.

Tags