DÜT! Cüneyt Özdemir “Düdüklü Tencere Demokrasimiz”i yazdı

Cumartesi, 8 Haziran 2013 08:59

[wzslider autoplay="true" transition="'slide'"]

Bu okuduğunuz yazıyı ufacık bir odadan yazıyorum. Sağ elimi kaldırdığımda bir duvara sol elimi kaldırdığımda öbür duvara değdiğim, içine sadece bir masa ve sandalyenin sığdığı, üzerinde bir bilgisayarın bulunduğu memleketten çok uzak bir odada çalışıyorum. Önümdeki ekranlarda Türkiye ile ilgili internet siteleri televizyon ekranları açık.

Aradaki iki saatlik zaman farkı nedeni ile tuhaf bir ruh halinde gelişmeleri izliyorum.

Bir insanın memleketine uzak kalmasının pek çok olumsuz yönünün yanının sıra uzaktan bakmak gibi olumlu bir yanı da var. Bu yüzden Türkiye’nin içindeyken bana kötü gibi gelen pek çok şeyin dışarıdan bakıldığında o kadar da kötü olmadığını görebiliyorsunuz. Ya da artık kanıksadığınız ve alıştığınız pek çok şeyin aslında çok tuhaf olduğunu anlıyorsunuz.

Farkındaysanız bir süredir yazılarımda hiçbir komplekse kapılmadan bunları yazmaya çalışıyorum. Bunu yapmak kolay değil. Zira şu aralar en kolayı bir tarafın adamı olmak. Yoksa karşı taraftan küfür garanti…

Gerek Radikal, gerek dipnot gerekse Twitter mecralarında dilimin döndüğünce Türkiye’yi Türkçe Türklere anlatmaya çabalıyorum.

Ben bir Ak Parti düşmanı değilim. Bir Ak Parti taraftarı da değilim.

Seçimlerde genelde oyum en mazlum partiden yana olur. Sağ sol fark etmez…
Demokrasi işlesin yeter diye düşünürüm. İktidar korkutur beni. Koltuk sahiplerinin koltuk kavgası, koltuğun azameti ürkütür.

Kimseye eyvallahım yoktur. Mesleğe başlarken para biriktirmeye başladım. Tek hedefim vardı eğer kafama yatmayan bir şey olursa ceketimi alıp gitmek. Bir kaç defa yapmışlığım var. Daha da önemlisi bunu her an yapacak gücü içimde hissediyorum.

Bunları yazmanın gereği yok ama ne yazık ki biraz sonra söyleyeceğim şeyi söyleyebilmek için bunları yazmak zorundayım. Zira bunları yazmayınca eksik kalıyoruz. Herkesin herkesi aşağı çekmeye çalıştığı cehennem kazanında zebanilere gerek duyulmayan bir ortamda küçük de olsa kendimizi anlatmamız gerekiyor.

Tek derdim objektif kalabilmek. Ve artık biliyorum ki bir gazeteci için bu bile Türkiye’de çok çok zor.

Madalyonun iki yüzünü birden anlatınca kızıyorlar. Daha da önemlisi öylesine bölünmüşüz ki herkes kendi cephesinden karşı cephedekini bulmaya çabalıyor.
Biliyorum bütün bunların ardında farklılaşmaların getirdiği hoyratlıklar ve KORKU yatıyor. Herkes herkesten korkuyor memleketimizde. Korkularla büyütülmüşüz. Sadece korksa iyi, herkes hereksi korkutmayı da pek seviyor inadına…

Laf uzuyor. Toparlayayım.

Türkiye’de son bir kaç yıldır iyi şeyler oluyor. Ekonomi kim ne derse desin yurtdışından baktığınızda iyi algılanıyor. Askeri vesayet denilen bir beladan nihayet kurtuldu Türkiye. Bu bile başlı başına bir demokratik devrim sayılabilir.
Ve bence son yılların en önemli gelişmesi ülkemize barış geliyor. PKK’nın çekilmesi, aylardır kan dökülmüyor olması, kimi sevindirmez ki? Beni çocuklar gibi sevindiriyor. Bu listeye İsrail’deki tarihi diplomatik başarıyı, Cemaat okullarının dünyanın dört bir yana yayılıp ilk kez bir Türk diasporası kurulmasını, futbol takımlarımızın Avrupa’daki başarılarını, THY’nin atılımlarını ve daha bir sürü madde ekleyebiliriz.

Saymakla bitmeyecek kadar olumlu gelişme var.

Gelin görün ki bütün bunlar olurken bazı konularda da tam ters bir istikamette freni patlamış kamyon gibi ilerliyoruz. Daha doğrusu geriliyoruz.

İnanın insanın aklı bu kadar gelişme varken ifade özgürlüğüne neden bu kadar müdahale olduğunu anlamakta zorlanıyor!

Onlarca gazeteci tutuklu. Onlarcası boşu boşuna yıllarca tutuklu kaldılar. Öğrenciler inanılmaz ağır cezalarla hapse atıldılar. Hapishanelerdeki durum da feci… Ceza içinde ceza uygulamlarından, disiplin cezalarından mahkumlar açlık grevlerine gidiyor. Karakolda polis şiddeti yeniden peydahlandı.

Anaakım medyanın üzerinde ise inanılmaz bir iktidar baskısı var.

Şu anda bu medyanın bir parçası olduğum için bu baskıları açıkça yazmıyorum.

Nedeni korku değil. Çalıştığım kurumlara saygı.

Ancak gazetecilerin tek tek isim isim medya patronlarına verilip işlerinden atılmaları bizzat iktidarın en tepesi tarafından istendiğini ve uygulandığını Hasan Cemal örneğinde çok somut olarak gördük.

Yine de bu baskıya direnmeye çalışan basın patronları da var bakın…

Bu kısmı uzatmayıp bir soru soracağım; NEDEN?

Nedir bu tahammülsüzlük?

Bu neyin korkusu?

Ekonomi iyi giderken, askeri vesayet bitmişken, barış gelirken ve %50 iktidardayken bu neyin hoyratlığı?

Ben aylardır bu soruların cevabını arıyorum bulamadım. Bulamıyorum..
Bir de bütün bunlar yetmezmiş gibi Başbakan Erdoğan’ın kendi görüşünden olmayan herkese yönelik artık nerede ise azar tonunda konuşmaları bütün bunların üzerine tuz biber ekiyor.

Bu neyin kızgınlığı, neyin stresi, neyin öfkesi!

İçinde olduğumuz bu durumu tarif etmek için patenti bana ait olan bir tanımlamayı kullanıyorum bir süredir. Oturduğum küçücük bu odada memleketteki bütün bu gelişmeleri görüp ‘düdüklü tencere demokrasisi’ adını takmıştım bütün bu yaşadıklarımıza.

Kaç yazıda kullandığımı inanın ben de unuttum.

Tek bir gerçek var ki baskı arttıkça demokrasinin içindeki tencerenin düdüğü ya ötecek ya da tencere paramparça olacaktı.

Basıncın arttığını görüyordum. Ben düdüğün sesini duyuyordum ama benim uzaktan küçücük bir odada duyduğum o ses bir türlü Ankara’da duyulamıyordu.
Onca kelli felli muhalif politikacıların, köşe yazarlarının hatta daha bir ay önce binlerce örgütlü sendikanın başaramadığını, sadece küçük duyarlı çevreci bir grup başardı ve o sesi bütün Türkiye’ye duyurdu.

Bir gecede Bieber’ciler oluverdi biberci!

Sadece iktidarı değil muhalefet partilerini, sendikaları , sivil toplum kuruluşlarını by-pass edip alanlara koştular. Hayatlarında ilk kez TOMA gördüler, biberli gaz tattılar, cop yediler ve dayanışmayı öğrendiler. Birbirlerine destek oldular. Adını koyamadıkları tiz bir çığlık attılar.

Düdüklü tencerenin düdüğü işte bu çığlıkla DÜT dedi.

Hem de ne düt!

Siyasiler daha önce hiç alışık olmadıkları tanımadıkları bu eylemcileri tanımaya çabalıyorlar.

Dertleri ne bir anlasalar haklarından gelecekler.

Gelin görün ki onlar da dertlerini tam olarak ifade edemiyorlar. Çevreciler, iktidar dilinin hoyratlığından yakınanlar, taraftarlar, liseliler, Bieberciler, biberciler… Hepsi aslında farklı farklı isteklerle meydanları doldurup aynı sesi çıkartıyarlar; DÜT!

O düt biraz nefes almak anlamına geliyor. Biraz olsun insan yerine konulmak. İktidarda olmasa da demokrasinin o mis gibi havasını içlerine çekmek. Eeee yetti be diyebilmek. Birey olabilmek. Başka bireylerin haklarına saygı duyup onlardan da aynı şeyi beklemek…

Henüz düdüklü tencere parçalanmadı.

Meydanlardaki bu coşkulu ses sadece basıncın arttığını ve biraz nefes alınacak ortam yaratmak gerektiğini söylüyor.

Uzakta olduğunuz zaman şunu anlıyorsunuz. Gerçek demokrasiler bireyin özgürlüğü üzerine oturtuluyor. Eğer o özgürlüğü kısıtlarsanız yaptığınız herşeyi çöpe atmanız gerekiyor.

Hava alamadıktan sonra onca zenginlik bir işe yaramıyor…

Düdüklü tencere demokrasimiz DÜT diyor!

App. Store’dan iPad ve iPhone’nunuza indirmek için TIKLAYINIZ