Dipnot.tv Sinema Yazarı Ali Arıkan sinemaya yansıyan siyasi filmleri yazdı

Pazar, 31 Mart 2013 12:37

[wzslider autoplay="true" transition="'slide'"]

Sanat ve siyaset insanlık tarihinde her zaman kol kola gitmiştir. İkisi birbirini tamamlar çoğu zaman. Yirminci yüzyılın ana sanat dalı olan sinema da bu birliktelikten nasibini alır. Sinema ve siyaset aslında et ve tırnak gibidir. Çünkü en basit algılanabilecek bir filmde bile zamanın ruhunu hissetmek mümkün olur. Daha önce de bu görüşümü paylaşmıştım ama hatırlatmak da yarar var. Siyasi görüşü olmayan film eleştirmeni olamaz (hatta iyi bir film izleyicisi bile olamaz). Bu, taraf olmayan bertaraf olur gibi yanlış bir aforizma değil. Çünkü siyasi görüş, sadece siyah ve beyaz arasında bir seçim demek değil ne de olsa. Bazen taraf olmamak da bir tür taraftarlık olur. İşte bu alengirli konuyu da sinema işlemeyi çok sever. Çünkü sinema aslında modern zamanların Olimpos’udur. Bize yeni bir tanrılar panteonu sunar. Bu durumda, bizleri yönetenleri bu elekten geçirerek yorumlamak da sinema için oldum olası çok çekici gelmiştir. İşte beyaz perdeye yansıyan siyasi filmlerden bir seçki. 

Gandhi (1982)
Lord Richard Attenborough’nun filminde Gandhi’yi karışık bir figür olarak görürüz. Film Gandhi’yi hiçbir zaman bir aziz, bir evliya gibi sunmaz. Belki de Gandhi’nin insancıllığının temelinde de bu insanlığı yatar. Doğaüstü bir karakter olarak tasvir edilmez filmde Gandhi. Onun yerine, prensipleri olan, hakka inanan, vicdanı her şeyden öne çıkaran bir insan olarak gösterilir. Büyük bir filmdir Gandhi; belki de David Lean’den beri bu büyüklükte ve bu ihtişamda bir film sinemaya gelmemiştir (ve gelmez de). Ama filmin merkezinde bu sessiz insanlık ve insancıllık yatar. He Ram. He Ram!

All The President’s Men (Başkanın Adamları) (1976):
Haziran 1972’de, Washington, DC’deki Watergate binasında bulunan Demokrat Parti Ulusal Komite ofisinde, şans eseri beş hırsız yakalanır. Bu pek de önemli olmayan soygunu araştırması için, Washington Post gazetesi, genç muhabir Bob Woodward’ı görevlendirir. Woodward, en önce böyle basit bir olayda, maktulleri neden kalantor bir avukatın savunuyor olmasından kuşkulanır. Sonra, hırsızların CIA’le ve Richard Nixon’ın Beyaz Saray’ıyla olan bağlantıları şüphelerini iyice artırır. Woodward’a yardımcı olması için, Washington Post Genel Yayın Yönetmeni Ben Bradlee, araştırmaya Carl Bernstein’i de dâhil eder. İkili, araştırmalarına hız verirler, Woodward’ın, yıllar sonra FBI ajanı William Mark Felt olduğu ortaya çıkan muhbiri Derin Gırtlak’ın da yardımlarıyla, komplonun ne kadar derinlere indiğini ortaya çıkartırlar. En sonunda, Başkan Nixon’ın görevinden istifa etmesine yol açan bu skandal, Amerikan siyasi sahnesini alt üst eder.

Tamam, bu tam olarak bir Nixon filmi değildir ama Oliver Stone’un yıllar sonra çektiği Nixon filminden çok daha iyi bir şekilde, Nixon Amerika’sının ruhunu yansıtır.
Woodward ve Bernstein, konuyla ilgili kitaplarını yazmalarıyla, film haklarını satmaları eşgüdümlü olmuştur. Kitabı, efsanevi yazar William Goldman senaryoya çevirir, yönetmen koltuğuna Alan J Pakula oturur, başrollereyse Robert Redford ve Dustin Hoffman hayat verir. Goldman, kitabın adaptasyonunda zorlanır, tüm hikayenin tek bir filme sığmayacağına inanmıştır. En sonunda dahiyane bir karar verir. Filmi, Woodward ve Bernstein’in tüm araştırmayı yerle bir edecek bir hatalarıyla bitirir. Çünkü, tam bu olayın gerçekleştiği gece, Derin Gırtlak, Woodward’la buluşmuştur. Filmin en çarpıcı sahnesinde, Woodward ve Bernstein, Bradlee’yi (Jason Robards) evinde görmeye giderler. Dışarı çağırırlar onu, kapalı yerlerde konuşmak güvenli değildir artık. Woodward, olayın sadece Demokrat Parti’nin karargahına dinleme cihazı koymaktan ibaret olmadığını ve tüm ABD istihbarat teşkilatının, Demokrat partiye uzun soluklu bir sabotaj için elele verdiğini söyler. Bradlee sorar: “Derin Gırtlak ne dedi?” Woodward’ın cevabı sinema tarihine geçen yegâne cümlelerdendir: “He said everyone is involved.” Herkes içinde bu işin.

Invictus (2009)
Oldum olası Morgan Freeman’ı biraz samimiyetsiz bulurum. Neden bilmiyorum. Mesela 1990’da en iyi aktör Oscar’ını Daniel Day-Lewis’e kaptırdığı Oscar ödül töreninde, Day-Lewis’in ismi okununca ayağa zıplayıp, ellerinden kan gelircesine alkışlamasını 12 yaşında olsam bile sahte bulmuştum. Performanslarıyla aktörü ayırmak benim için zor değildir ama Morgan Freeman’ın Mandela gibi yaşayan efsanelerden birini oynayacağı ortaya çıkınca, konuya şüpheyle yaklaşmadığımı da söyleyemem.

Ama çok iyi filmdir ya Invictus. Mandela’nın hayatından gerçekten çok küçük bir kesit sunarak hayatı boyunca sürdürdüğü mücadelenin ne anlama geldiğini gözler önüne serer. Mandela Güney Afrika’nın cumhurbaşkanı olduğunda ülke tam anlamıyla ikiye bölünmüştür. Mandela, o sene ülkesinde yapılan rugby dünya kupasını kullanarak adeta yeni bir Güney Afrika millet duygusu yaratır. Clint Eastwood filmini her zaman olduğu gibi kasmadan ve basit bir anlatımla perdeye aktarır. Bunu yaparken de ilave bir mesaj vermek gibi bir derdi hiç yoktur. Çünkü iki ayrı unsurdan oluşan tek bir halkın barış içinde yaşaması verilebilecek en kuvvetli mesajdır.

The Iron Lady (2011)
- Geçen seneki eleştirimden -
Abi Morgan’ın yazıp, Phyllida Lloyd’un yönettiği “The Iron Lady” filmi, 20. Yüzyılın en önemli şahsiyetlerinden Margaret Thatcher’ı Emmeline Pankhurst veya Susan B. Anthony’ye taş çıkartacak bir feminist süper kahraman olarak sunuyor. Hani hayatımın yarısını İngiltere’de geçirdim, bu detayı nasıl atlamışım, şaştım. Meğer Thatcher, erkeklerin hükmettiği dünyada feminist sancağı taşıyan modern bir Kraliçe Boadicea’ymış da ben bilmiyormuşum. Film boyunca Lloyd’un, tarihsel pasajların arasında noktalama işareti gibi kullandığı montajlarından birinin Demir Leydi’nin sabah erken kalkıp kocasına ve çocuklarına kahvaltı hazırlamasını, sonra gidip Arjantin’le savaşmasını, öğleden sonra sendikaların güçlerini elinden almasını, işten çıkmadan da iki arada bir derede kömür madenlerini özelleştirmesini, sonra da eve gelip yemek pişirmesini göstermesini bekledim. Arkada da, Dolly Parton’ın aynı adlı filminin şarkısı “Nine To Five” çalabilirdi mesela. Maalesef. Bu fırsatı nasıl değerlendirememişler, pes.

The Ghost Writer (2010)
Roman Polanski’nin filmi 2010’un en iyi filmleri listemde iki numaradaydı. Her geçen gün filme olan hayranlığım artıyor. Sadece para için iş yapan alkolik ve adını hiç öğrenmediğimiz bir yazar’dan (Ewan McGregor), hızlı çalışması ve fena da iş çıkartmamasından dolayı, Tony Blair’i model alan eski İngiliz Başbakanının (Pierce Brosnan) biyografisini yazması istenir. Çabucak bitireceği bir iş olduğunu zanneden yazar, eski Başbakan’ın karısıyla (Olivia Williams) ve etrafındaki karanlık insanlarla olan ilişkilerini geliştirdikçe, nasıl büyük bir komplonun içine girdiğini anlar.

Polanski, hem kişisel hayatında hem de profesyonel hayatında skandalın ne demek olduğunu iyi bilir. Mesela, sinama tarihinin en iyi filmerinden biri olan Chinatown’da, Faye Dunaway’e edilen tecavüzle, Kaliforniya’ya edilen tecavüzün arasında tematik bir bağ vardır. Bu filmde de Polanski, yazarın aldatılmasıyla, İngiliz halkının Irak savaşı öncesinde ve savaş sürerken Tony Blair (ve George W Bush) tarafından aldatılması arasında bir köprü kurar.

Lincoln (2012)
Oscar’ı alamadı ama benim gönlümün Oscar’ını aldı bu film (iyice damardan oldu bu da). ABD’nin en önemli ve en büyük başkanlarından Abraham Lincoln’ün köleliği kaldırma çalışmalarını, klostrofobik bir siyasi oyun olarak gösteren Steven Spielberg’ün filminin belki de en önemli özelliği Lincoln mitini devam ettirmesidir. Frank Capra misali bir Americana betimlemesi sundu Spielberg bize. Seyirci sevdi filmi; eleştirmenler de bayıldı ama Oscar’ı Argo’ya kaptırdı. Tabii bu Lincoln’ın gerçekten büyük ve iyi bir film olduğu gerçeğini değiştirmez. Lincoln’ı modern ve seküler bir aziz gibi gösteren film yıllar sonra Spielberg’ün filmografisinin muhasebesi yapılırken en üst saflarda yer alacak. Aha da yazıyorum.

Ali Arıkan

Dipnot Tablet AppStore ve Google Play Market’te. Hem de ücretsiz…