Dipnot Tablet Sinema Yazarı Ali Arıkan yazdı: Emek Muamması

Pazartesi, 25 Mart 2013 10:22
430-emek-sinemasi-1

İstanbul’un en eski sineması olan Emek Sineması’nın da içinde bulunduğu Beyoğlu’nun efsanevi mekânlarından Cercle d’Orient binası geçen hafta inşaat çalışmaları için iskelelerle kaplandı. Yetkililer ve inşaatçı firma ne kadar projenin sadece bir restorasyondan ibaret olduğunu söylese de, 2010 yılında Mimarlar Odası’nın ortaya çıkarttığı çizimler ve sonrasındaki gelişmeler de gösteriyor ki, aslında bu, neresinden bakarsanız bakın, bir yıkım çalışması. 1870 yılında inşa edilmiş bloğun ön cephesi yerinde kalacak gibi ama yerine “modern” bir AVM yapılacak, Emek Sineması da yine “modern” bir sinema olarak bu yeni binanın üst katlarında bir yere taşınacak (http://emeksinemasi.blogspot.com/p/emek-sinemas-planlar.html).

Bu konu hakkında daha önce yazmadım çünkü genel anlamda konuyla ilgili düşüncelerimin iki tarafı da memnun edeceğini zannetmiyorum. Biliyorum ki ne İsa’ya yaranabileceğim ne de Musa’ya…

Konunun detaylarına inmeden çok açık ve net bir şekilde belirtmem gereken bir nokta var. O da şu: Tabii ki Emek Sineması’nın yıkılmasına, restorasyon ve taşınma adı altında basmakalıp, karaktersiz ve odadan bozma küçük küçük amfilerle dolu bir mültiplekse dönüşmesine kesinlikle karşıyım. Yapılacak binanın onuncu katına taşınacağı söylense de, ortada Aswan Baraj gölünün altında kalmasın diye taşınan Abu Simbel tapınakları gibi bir durum yok ortada. On kat yukarı taşınacak Emek Sineması, Emek Sineması’nın bir kopyası olacaktır, kendi değil. Belediyenin ve inşaatçı firmanın Emek Sineması’nın orijinal halini tam anlamıyla koruyacak bir çalışma yapması şart (daha doğrusu şarttı). Daha ötesi, Cercle d’Orient gibi, Alexander Vallaury’nin Barok’tan Art Nouveau’ya pek çok stili birleştirdiği eklektik mimari şaheserinin, İstanbul’daki inşaat furyasına kurban edilmesi yüreğimi yakıyor. Hepsinden de önemlisi, fin de siècle ruhunun bıyıklı teknokratlar tarafından yerle yeksan edileceğini düşündükçe tüylerim diken diken oluyor.

Son beş yıldır yılan hikayesine dönmüş olan Emek Sineması’nın “restorasyon” süreci pek çok kesim tarafından büyük tepkiye maruz kaldı. “Emek Sinemasını Yaşatalım” ve “Emek Bizim İstanbul Bizim” gibi platformlar yıllardır çeşitli eylemlerle konuya muhalefetlerini dile getiriyorlar. Gayelerini savunsam ve eylemlerinin mantığını desteklesem de, bu gibi O Tempora, O Mores ana fikirli protestolardan oldum olası hoşlanmam. Tamam, kudretli küstahlığı gibi iğrenç bir düşmana karşı savaşıyorlar ama bana tüm bu sturm und drang’ın üslubu feci sevimsiz geliyor. Mesela Emek Sinemasını Yaşatalım web sitesine girdiğinizde sizi karşılayan şu cümleye bakın: “Emek sineması mücadelesi, dünyayı yöneten spekülatif ve baskıcı Wall Street merkezli küresel sermaye hegemonyasında, tarihi bir sinemayı rantçılardan kurtarmak için dünyada yapılan mücadeleler içinde, yoğunluğu ve süresi açısından, dünyadaki örneklerinin önünde yer alarak dünya sinema tarihine geçmiştir!” Abdullah Öcalan’ın BDP’li milletvekilleriyle yaptığı görüşmede Şili, mili konuşması gibi. Hem eski moda, hem komik. 1970’lerde Ankara Karanfil Sokak’taki Mülkiyeliler Birliği’nde yapılan sohbetlerden bir arpa boyu yol alamamış bir yaklaşım. Sevgi Soysal’ın Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’nde inceden kafa bulduğu Hızlı Solcu Kızgınlığı günümüzde artık maalesef bir sentez yaratamıyor.

Tabii bu, benim Emek platformlarının genel olarak yöntemlerine kişisel antipatimin bir dışavurumu. Yoksa Cumhuriyet’in ilk sinema salonunun bu kadar basit bir şekilde elden gitmesine karşıyım. Bir tane bile klasik sinema salonu olmayan İstanbul’un klasikleşmiş yegâne sinemasının, dev bir ucubenin göbeğinde sindirilmesini tabii ki savunmuyorum. Ama aynı zamanda İstanbullu da değilim ve Emek Sineması’na karşı kişisel ve nostaljik bir bağım da yok. Fakat Emek için direniş sergileyenlerin konuya bu gözle bakmalarını da doğal karşılıyorum. Şahsen ben de en önce Devlet Tiyatrolarına devredilen, sonra da ihaleyle bir inşaat firmasına satışa çıkartılan Ankara’daki Akün Sineması için benzer hislere sahibim. Hatta daha da ileri gideyim. Hayal meyal hatırladığım ama çok sevdiğim ve neredeyse otuz yıl önce TRT’ye devredilip stüdyoya çevrilen Arı Sineması’nı bile özlüyorum. Emek Sineması’na karşı benzer özlemli duygular beslemesem de, böyle hissedenleri anlıyorum. Zaten bu sebepten dolayı da olaya biraz daha az duygusal ve biraz daha gerçekçi bir bakış açısıyla yaklaşmaktan yanayım.

4056477108_dc95b0dfd0_oİstanbul’a 2006 yılında taşındım. O günlerde Anadolu Yakası’nda oturduğum için de Emek Sineması’na sadece festival sırasında giderdim. Ve bende pek de iyi bir intiba bırakmamıştı. Salonun genişliği, tavanın dekoru ve perdenin çevresindeki süslemeler güzelliklerini neredeyse yitirmişti. Geçmişin ihtişamından geriye griye çalan bir gölge kalmıştı. Salonun zemininde sorun vardı: ortasına kadar oldukça geniş bir açıyla inen, sonra ondan daha da geniş bir açıyla sahneyle buluşan bir yapıdaydı. Koltuklar, pis, eski püskü ve rahatsız; lobi, küçük ve dardı. Ses sistemi uğultulu, projeksiyon ise bulantılı ve karanlıktı. Yönetmen Kelly Reichardt’ın da hazır bulunduğu Wendy and Lucy gösterimini hatırlıyorum mesela: Reichardt, seyirciden özür dilemek zorunda kalmıştı. Çünkü ikinci bobin neredeyse tamamıyla sessizdi. Hadi o kopyadan kaynaklanmış olabilir ama bu gibi pek çok sorunlu gösterimi ben bizzat hatırlıyorum (mesela Appaloosa, La Teta Asustada, Precious, vs). Film başlamadan yerimi aldığımda etrafıma bakar ve biraz da “restore edilse ne kadar da muhteşem bir sinema olur burası” diye iç çekerdim.

O zamanlar bu sıklıkla dile getirilirdi. Sanki öyle bir hava yaratılıyor ki, son restorasyon krizinden önce Emek’e giden herkes, sadece sinema sanatına değil, tüm dünyaya yeni bir aşkla bağlanmış olarak çıkarlardı filmlerden. Böyle bir şey yok. Herkes şikayet ederdi. Emek’in bu içler acısı durumuyla ilgili Oray Eğin 27 Nisan 2009’da Akşam Gazetesi’nde “Tamam İstanbul’un en güzel sineması, fuayesine, tavanına laf yok ama doğruya doğru Emek Sineması bütün bu nostaljik değerinin dışında sinema sanatına bir hakaret gibi… Berbat bir projeksiyon, kötü bir perde, havalandırmasız bir salon… Sık sık flulaşan filmler, kötü bir ses düzeni… Ve giderek orada film izlemek bir işkenceye dönüşüyor. Mesela hiçbir zaman parlaklık ya da renk ayarı tutturulamıyor,” diye yazmış ve eklemişti: “Tamam, Emek Sineması şehrimiz için bir anıt ama elden geçirilmesi, biraz yatırım yapılması, perdenin, projektörün yenilenmesi, iyi bir ses sistemi konulması çok mu zor?”

Oray’ın bu yazısına birkaç gün sonra Emek Sineması’nın işletmecisi Süheyla Kurtuluş’tan bir yanıt geldi. Kurtuluş, şöyle diyordu: “Gelişen sinema sektörüne ayak uydurmak için…yıllardır büyük bir özveri ile Emek Sineması’nı ayakta tutmaya devam ediyoruz. Biliyoruz ki eksiklerimiz var. Bunu kabul de ediyoruz. Ancak binamızın tarihi eser niteliğinde olmasından dolayı da bazı imkânsızlıklarımız var. Özellikle festival sineması olarak konumlanmış olan salonumuzda biz de bir takım değişiklikler yapmak istiyoruz. Bunun için de Ekim 2008 tarihinden itibaren kurduğumuz bir ekiple birlikte Emek Sineması’nı nostaljik tarzından koparmadan daha modern hale getirmek üzere projelerimizi hazırladık. Ancak malumunuz, böyle büyük yatırımları sponsor desteğiyle yapabiliriz. Devam eden sponsorluk görüşmelerimizin, ekonomik kriz nedeniyle biraz aksamış olsa da, çok yakın zamanda sonuçlanacağını umut ediyoruz.” Oray da cevaben Kurtuluş’a hak verdiğini söylüyor ve bir sinemayı yaşatmak için, işletmeciler kadar sinemaseverlere de iş düştüğünün altını çiziyordu.

Festivallerde dolup taşan, İstanbul sinema seyircisinin sevdiği ama aldıkları hizmetten hiç memnun kalmadıkları, ülkenin en çok okunan köşe yazarlarından birine en az iki kere konu olan Emek Sineması’yla ilgili sinemaseverler, Kamer İnşaat’ın “restorasyon”-yıkım planlarından önce ne yaptılar peki? Direkt olarak hiçbir şey demek istemem ama elle tutulur hiçbir şey demekten çekinmem.
Süheyla Kurtuluş’un mektubunda bahsettiği sponsorluk çalışmalarının hüsranla sonuçlandığı aşikar. Kimse konuya zamanında el atmadı. Ne sanat ve sanatçının bekçisi olduğunu iddia eden vakıf, kurul ve kuruluşlar. Ne sahne sanatlarından haddi hesabı olmayan paralar kazanan sanatçılar. Ne de şimdi “Emek Bizim, İstanbul Bizim, Bu Dünya Hepimizin, Sev Dünyayı” diye avazı çıktığı kadar bağıranlar. Emek Sineması’nı şimdi kurtarmaya çalışanları “kör ölür, badem gözlü olur” sahtekârlığıyla suçlamıyorum (tabii aralarında bu profile uyanlar var) ama şimdi çıkardıkları velvelenin onda birini keşke sinema hala işlerken çıkartıp, proaktif olsalardı, çözüm ortaya sürselerdi. Emek kurtarılmayı bekliyordu, kimse pamuk elini cebine atmadı.

Çünkü Emek Sineması gerçekten orijinal haliyle ve şimdiki yerinde hayatta kalması gereken bir mekân. Tüm dünyada, eskimiş de olsa, köhnemiş de olsa, çökmeye yakın bir halde de olsa klasik sinema salonlarını kurtarmak için sinemaseverler ellerinden geleni yapıyorlar. Mesela Los Angeles’taki ünlü, her gece iki ayrı klasik filmi 35mm’lik kopyalarda gösteren New Beverly sineması, 2007 yılında topu atmaya yüz tutunca Quentin Tarantino sinemaya her ay 5000 dolar bağışta bulunmaya başladı; sonra işler daha da sarpa sarınca sinemayı satın aldı. Hiçbir şeyine dokunmadı; hatta kendisi bile Beverly’de programlar yapmaya başladı. ABD’nin Illinois eyaletindeki 1928’de inşa edilmiş Westmont Sineması’nın yeniden halka açılması için şehirdeki sinemaseverler aralarında 800.000 dolar topladılar. Bir başka örnek: Daha geçtiğimiz Ocak ayında, Brooklyn’deki efsanevi Loew’s Kings Theatre sinemasının restorasyon çalışmaları başladı. Yenileme işlemleriyle ilgili sinemaseverler, Brooklyn halkı, New York Belediyesi ve inşaatçı firma el ele vererek, birlikte ilgileniyorlar. Çünkü bu işler böyle olur.

Peki, bu durumda Emek Sineması’nın durumu ne olmalı? Bir kere Cercle d’Orient’i rezil edecek o kazulet gibi AVM yapılacak. Bundan bir kaçış maalesef yok. O zaman en azından Emek’i kurtarmak lazım. Planlar çizilmiş olabilir; yetkililer, sinemayı AVM’nin tavanına taşımak gibi garip bir seçim yapmış olabilirler. Yine de daha erken. Projenin değişmesi için vakit var. Ne de olsa pratik çözüm bulmakta Türkler’in üstüne yok. Ama Emek’in kurtulması için herkesin üstüne düşeni yapması gerek çünkü “Emek, kamuya aittir” demekle olay bitmiyor.

Emek Sineması, ne olursa olsun Türkiye Cumhuriyeti’nin en eski sineması. Sadece bu sebepten dolayı bile Kamer İnşaat, Emek’i şimdiki yerinde tutacak şekilde planlarını revize etmeli. Beyoğlu Belediyesi ve Kültür Bakanlığı’nın bu konuda gerekli yardımları yapması şart. İKSV ve/veya benzeri kuruluşların da sürece dâhil olması, projenin sürdürülebilirliği için şart. Neden olduğunu anlatayım: Dürüst olmak lazım. Çalıştığı zamanlarda sadece festivalden festivale dolan tek salonlu Emek Sineması, modern sinema salonu anlayışında para kazanmamaya devam edecektir. Onun için en iyisi, genel işletmesini ayrı tutmak suretiyle, Emek Sineması’na bir müzeymiş gibi yaklaşmak. Yani bir küratör veya program direktörü atayarak, Emek’i bir repertuvar sineması olarak kullanmak. Hem eski hem de yeni klasikler, kısa festivaller, retrospektifler, vs. Aynı şekilde, sinemayı desteklemek için Lale Kart benzeri, yıllık 1000, 500, 250 TL’lik sponsorluk paketleri satmak. Devletin katkısı da olursa, bu çözüm hem kendini döndürür hem de herkesi memnun eder. Emek Sineması’nın kurtulması için herkesin elini taşın altına koyması gerek. Ne de olsa emeksiz yemek olmaz.

Tags