Dipnot Tablet sinema yazarı Ali Arıkan, Wes Anderson’un yeni filmi Büyük Budapeşte Oteli’ni yazdı

Pazartesi, 14 Nisan 2014 13:34

Dipnot Tablet sinema yazarı Ali Arıkan İstanbul Film Festivali’nin de en çok konuşulan filmlerinden biri olan Büyük Budapeşte Otelini yazdı:

Anderson’ın Matruşkası – Büyük Budapeşte Oteli

Wes Anderson’ın yeni filmi Büyük Budapeşte Oteli (The Grand Budapest Hotel), geçmişi, giderek küçülen ve haliyle stilize olan vinyetler halinde anlatıyor. Bunu sadece içerik ve anlam bakımından değil, anlatım şekliyle de elde ediyor. Film başladığında ince, uzun ve artık sinemada genel olarak kabul görmüş olan geniş ekran (2,35:1) bir kadraj görüyoruz. Filmdeki ilk flashbackte çerçeve oranı biraz düşüyor ve evimizdeki LCD’lerden artık iyice aşina olduğumuz 16:9 formatıyla karşı karşıya kalıyoruz. Filmin hikâyesinin büyük bölümünün geçtiği 1930’lara gittiğimizdeyse ekran 1,37:1 oranına düşüyor. Yani filmin çoğunluğu ekrana, Hollywood’un altın çağında kullanılan Akademi Oranı formatında yansıyor.

Büyük Budapeşte Oteli de zaten iki ayrı altın çağa yakılmış bir ağıt adeta. Hem Hollywood’un 1920-1940’lar arasındaki dönemi, hem de Birinci Dünya Savaşı’nın etrafında, yani Nazilerin yükselişine kadar olan yıllardaki Viyana. 20. Yüzyılda Batı kültürüne en büyük etkiyi yapan iki şehir olan Viyana ve Los Angeles’ın filmde neredeyse adları geçmese bile, Büyük Budapeşte Oteli’ne ve yönetmenine olan etkileri her karede hissediliyor.

Zaten yeterince trajik olan Stefan Zweig’ın otobiyografisi Die Welt Von Gestern (Geçmişin Dünyası) kitabının 396. sayfasında çok daha yıkıcı bir cümle geçer: “Kiminle oradaki terastan manzaraya bakarken güzel, huzurlu, insanın içini ısıtan saatler geçirmedik ki. Hiç de şüphelenmedik ama karşıki dağda, Berchtesgaden’da, her şeyi yok edecek bir adam oturuyordu.”

Zweig’ın bahsettiği kişi, Bavyera Alplerindeki Berchtesgaden’ı kendine mesire yeri olarak seçen Adolf Hitler’den başkası değil tabii ki. Ama Zweig’ın burada Hitler’in, o ve onun gibileri yok etme şehvetinden bahsederken kast ettiği Führer’in anti-semitizmi değil. Çağdaşı pek çok Viyanalı Yahudi gibi Zweig da kendi ırkına Nazilerin vereceği kadar önem hiçbir zaman bahşetmedi. Zaten bundan dolayı da Zweig Hitler’den “hepimizi yok edecek bir adam” (yani Yahudileri) değil “her şeyi yok edecek adam” diye konuşur.

Anlaşılacağı gibi Stefan Zweig’ın bahsettiği burada Yahudiler değil başka bir şeydir. Yıllar sonra Stefan Zweig’la ilgili yazdığında Hannah Arendt (ki aynı adlı filmiyle ilgili yazımı şu adreste okuyabilirsiniz: http://www.rogerebert.com/reviews/hannah-arendt-2012) onu Yahudiliğini arka plana itmekle suçlar. Fakat öyle bir durum var ki 1900-1930 arası tüm Avrupa’nın entelektüel hafızası olan Viyana’da Yahudi sanatçılar ırklarını hiçbir zaman o kadar önemsediler (Yahudi bilim adamlarıysa – Freud dahil – daha gerçekçi olup tehlikenin farkına varıp ve gerekli önlemleri aldılar). Yani Hitler’in her şeyi yok edeceğinden bahsettiğinde Zweig’ın aslında kast ettiği Yahudilik değil hümanizmdir. Zweig’a göre Hitler, modern Avrupa’nın eseri olan hümanizmi katletmiştir.

Wes Anderson’ın filmi, Stefan Zweig’dan ilham aldığını belirten bir ibareyle bitiyor. Ama oraya gelene kadar da filmin Zweig’a olan bağlantıları zaten bariz ve bu açıklama da malumu ilam. Milimetresine kadar mükemmel planlanmış bu filmin gereksiz kaçan tek detayı bu açıklama. Fakat öyle bir dünyada yaşıyoruz ki insanlar bırakın Stefan Zweig’ı, Adolf Hitler’i bile tam olarak bilmiyorlar. Ondan dolayı bu kabul edilebilir bir gösteriş.

Neresinden başlayacağımı gerçekten bilemiyorum. Bir matruşkanın hangisi önce gelir ki? En içteki ve artık detayları sadece izlenim olacak kadar soyutlaşmış en küçük bebeği mi, yoksa içindeki tüm bibloları bir kasa gibi koruyan, neredeyse Stalinist dış kabuk mu? Hepsi de gerçek. Ama biz modernizme şapka çıkararak en baştan başlayalım.

Bugün. Doğu bloğunun Komünizmden kurtulmuş ama o melankolisini belki de yüzlerce yıl boyunca atamayacak, ismi birbirine karışmış güzel kentlerinden birinde kitap kurdu bir kız, Zubrowka adlı hayali bir ülkenin en önemli yazarının mezarını ziyarete gider. Büstünün yanına oturur ve merhumun kitabından okumaya başlar…

İşte burada Wes Anderson ilk “puştluğunu” yapıyor. Kitabı yazarın sesinden okurken onun dünyasına gidivermek sinemada sıklıkla yapılır. Ama Anderson burada yazarın hikayeyle alakasız kendi hayatındaki bir detayı gösteriyor. O detay film için çok önemli; bundan dolayı sizin kendi kendinize keşfetmeniz gerektiği düşüncesindeyim.

Hikayemiz devam ediyor:

Bizim dünyamızdaki eşiti Avusturya-Macaristan olduğu belli olan eski bir imparatorluğun en güzel dağ otellerinden biri. Zamanında Mustafa Kemal’in de kaldığı Karlova Vary ve Davos’un yakınındaki Bad Ragaz karışımı bir cennet. Ve burada inanılmaz lüks bir otel. Zamanında belki de Avrupa’nın en iyi oteliyken artık çürümüş bu otelde Zubrowka’nın yıllar sonra milli yazarı olacak genç, otelin sahibiyle ahbap olur. Ve ondan otelin tarihini ama ondan da öte Büyük Budapeşte Otelinin gelmiş geçmiş en iyi konsiyerji olan Mösyö Gustav’ın macerasını öğrenir. Ama nasıl macera… Eski Avrupa, Nazilerin temsil ettiği yeni Avrupa ve hepimizin bildiği bugünün Avrupa’sı.

Wes Anderson’ın filmi şaheserlerle dolu kariyerindeki son başyapıt. Martin Scorsese veya Alfred Hitchcock dışında Anderson kadar iyi bir ivmeye sahip bir yönetmen de daha olmamıştır. Ama Anderson’ın diğer iki yönetmene nazaran ilave bir özelliği var. O da insana, insanlığa ve insancıllığa inanması. Bu hümanist yaklaşımı Anderson’ı diğer tüm yönetmenlerden daha farklı, daha yüksek bir yere koyuyor. Daha Nisan ayındayız. Bu sene bundan iyi film zor çıkar.

Ali Arıkan’ın vizyondaki filmleri puanladığı Yıldız Tablosu – 3 Nisan Haftası

Kaptan Amerika – 3,5 Yıldız: İtiraf ediyorum, ben hem Marvel çizgi romanlarını severim hem de çizgi roman filmlerini. İçime işlemiş bir bakış açısı bu. Ama bu film sadece en iyi Marvel filmi değil. Ayrıca kendi başına çok da iyi bir film.

Baskın 2 – 3,5 Yıldız: Jakarta’nın şiddet ve suç dolu sokaklarında bizi geri götüren film, ilkinden birkaç saat sonra geçiyor. Son zamanların en iyi aksiyon filmi.

Non-Stop – 3 Yıldız: Yeni bir Liam Neeson aksiyonu. ABD’nin 11 Eylül sonrası tüm uçaklarında şart koştuğu silahlı hava memuru rolünde Neeson, hesabına 150 milyon dolar yatırılmazsa yolcuları öldüreceğini söyleyen, kimliği belirsiz bir şüpheliyi bulmak için zamanla yarışıyor. Beklentilerle aynı orantıda, heyecanlı bir film.

Mandela: Özgürlüğe Giden Uzun Yol – 1 Yıldız: İnsanlık tarihinin en büyük kahramanlarından birinin hikayesini yapmak tabii ki çok zor bir iş ama bu kadar da baygın ve karaktersiz bir şey çıkarmak da ayrı bir kabiliyet ister.

Kan Kokusu – 3 Yıldız: Meksikalı yönetmen Jorge Michel Grau’nun 2010 yılında yönettiği filminin Amerika’daki yeniden çevrimi olan yapım, orijinali kadar kuvvetli olmasa da insanı korkuturken iğrendiren hikâyelerden hoşlananlar için birebir. Iyyy, düşününce yine içim gitti.

Hazine Avcıları – 2 Yıldız: Başrollerinde Matt Damon, George Clooney, Cate Blanchett ve Hollywood’un yarısının olduğu film İkinci Dünya Savaşında geçiyor. Bir grup tarihçi ve sanat uzmanının Naziler tarafından ele geçirilen ve her an yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan önemli sanat eserlerini kurtarmaya çalışmalarını anlatan film, sadece mükemmel kastı için de olsa izlenir.

Sınırsızlar Kulübü – 2 Yıldız: Uyuşturucu bağımlısı ve HIV taşıyıcısı rodeocu Ron Woodroof’ın el altından AIDS ilaçları satmaya başlamasından esinlenen film, Woodruff’ı oynayan Matthew McConaughey ve ortağı travesti fahişeye hayat veren Jared Leto’ya Oscar kazandırdı. Ama filmde başka bir numara yok.

300: Bir İmparatorluğun Yükselişi – 2 Yıldız: Tabii ki iyi değil. Ama en azından kendini hiç ciddiye almıyor; ne kadar absürt, saçma sapan, kıytırık bir film olduğunun da farkında. Bir önceki film kendini ne kadar ciddiye almıştı hatırlarsınız. Bunun öyle bir takıntısı olmaması güzel.