Deliyim, Gözü Kara Deliyim: Mad Max

Salı, 19 Mayıs 2015 12:12

1979 yılında Avustralyalı çılgın yönetmen George Miller’ın senaryosunu Byron Miller’la yazdığı Mad Max Sydney’de vizyona girdiğinde aslında modern aksiyon sinemasında hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını kimse bilemezdi. Miller bile kinetik enerji patlamasını andıran eserinin etkisinin bu kadar muazzam olacağını düşünmüyordu.

O zamana kadar Avustralya sineması denince dünyadaki seyircinin aklına olsa olsa (İngiliz yönetmen) Nicolas Roeg’un 1971 tarihli “The Walkabout” filmi ya da ülkenin uluslararası alanda ün kazanan ilk yönetmeni Peter Weir’ın 1975’te vizyona giren proto-feminist, psikolojik korkusu “Picnic at Hanging Rock” gelirdi. Nispeten daha küçük, ülkenin uçsuz bucaksız doğasını sadece ima eden, sessiz filmlerdi bunlar. “Mad Max” ise bu iki klasiğin antiteziydi adeta. Sadece Avustralya yeni dalga sinemasını tüm dünyaya tanıtmakla kalmadı. Yalnız Mel Gibson’a süperstarlık yolunu açmadı. Lamı, cimi yok. Sinemada bir çığır açtı.

George Miller, Mad Max filmlerinde daha sonra sadece sinemada değil, popüler kültürün pek çok örneğinde taklit edilecek bir dünya yarattı bu filmlerle. Çok düşük bütçe ile çekilmiş olan ilk film, yakın gelecekte, tüm dünyayı kasıp kavuran bir nükleer felaket sonrası ayakta kalmaya çalışan bir toplumu betimliyordu. Film, toplumsal çöküş, cinayet, hırs, nefret ve intikam öğelerinin, modern hayatın kuralları kalkınca insanlığın doğasında olduğunu iddia ediyordu. Bu bakış açısının ne bilim kurgu ne de genel anlamda insanlığın temeline bakan eserlerle arasında pek bir fark yoktu. Önemli olan fark, George Miller’ın hikâyeyi anlatma tarzıydı.

Avustralya’nın çölleri bir anlamda Vahşi Güney’e dönmüş, ailesi katledildikten sonra tüm insanlığını yitiren Max Rockatansky de Clint Eastwood’un “adsız kahramanının” diğer yüzüydü adeta. Yani seyircinin güveneceği kahraman, adı üstünde, deliydi. Vahşiydi. İnsanlıktan çıkmıştı. Bundan da önemlisi filmin, Max’in fırtınalarla dövülen iç dünyasını birebir yansıtan bir çılgınlığı, sonsuz hızı, acımasız şiddeti vardı. Devam filmi Mad Max 2 aslında bir anlamda ilk filmin yeniden yapımıydı (çünkü ABD’deki dağıtımı sorunlu olmuştu) ve Miller, kendini bu filmde de aştı. Serinin üçüncü filmi diğer ikisine göre biraz fazla Hollywood koksa da, özellikle ilk ve son bobinlerinde halen o manyaklığı taşımaktaydı.

FURY ROADSonra George Miller Hollywood’a gitti. Arada sırada dördüncü bir Mad Max filmini planladığını iddia etse de yönetmen, Happy Feet veya Babe gibi çocuk filmlerinden, The Witches of Eastwick veya Lorenzo’s Oil gibi kalitesi bariz ama gayet erişkin filmler çekti. Fakat en sonunda Miller’ın aklına yeni ve onu heyecanlandıran bir fikir gelmiş. Kul kurarmış, kader gülermiş. Tam senaryoyu yazıp, prodüksiyon için para bulmak için arayışlara başlayacakken Mel Gibson’ın herkesin malumu olduğu çöküşü başlamış. Başa dönüş ve yeni bir aktör için arayış. Hoş Miller zaten aklındaki filmde daha genç bir aktörün oynaması gerektiğini düşünüyormuş. Ama en azından Gibson’ın başka bir rolde oynayabileceğini düşünüyormuş. Ama haliyle bu olmamış. (Miller, Mad Max karakterini James Bond gibi düşünüyor: karakter, aktörden daha önemli, herkes oynayabilir yani)

Bu yapım sürecini ben çok yakından izledim. Öyle ki Tom Hardy’nin Max’i oynayacağı 2011’de açıklandığında filmin ön prodüksiyonu beşinci aktif yılındaydı. Yani serinin yeni filmi Mad Max: Fury Road’un yapım aşaması neredeyse on yıl sürdü. Yapımın bu kadar uzun sürmesi ve buna rağmen en sonunda filmin çekilmesi aslında George Miller’ın kafasındaki hikayenin ne kadar keskin ve iyi olduğunu gösteriyor (yoksa hiçbir stüdyo bu kadar esnek davranmaz; ikinci senede fişi çeker). Zaten Miller da şöyle diyor: “Aksiyon filmlerini bir tür görsel müzik olarak görmüşümdür; ve ‘Fury Road’ çılgın bir rock konseri ile opera arasında bir yerde. Seyircileri koltuklarından alıp yoğun, deli gibi bir yolculuğa çıkarmak istiyorum; ve bu süreçte karşınızdaki karakterlerin kimler olduğunu, bu hikayenin nasıl bu noktaya geldiğini öğrenme fırsatı buluyorsunuz.”

George Miller’ın Mad Max filmlerinin uluslararası başarısıyla ilgili söyledikleri de çok ilginç ve doğru: “İlk ‘Mad Max’ filmini ve ‘Fury Road’u güdümleyen şeylerden biri Alfred Hitchcock’un dünyanın her yerinde altyazısız izlenebilen filmler yapma olgusuydu. Büyük müzik eserlerinin yaptığı şeye ulaşmaya çalışıyorsunuz; ruh haliniz ne olursa olsun, bu tür eserler sizi kendinizin dışında bir yere götürür; ve diğer taraftan bir deneyim edinmiş şekilde çıkarsınız. Bizim bu filmlerle yapmaya çalıştığımız şey işte buydu.”

Hazırlayan: ALİ ARIKAN

Yazının devamı ve Dipnot Tablet’in 217. sayısını indirmek için:

TÜRKİYE’NİN EN ÇOK OKUNAN TABLET DERGİSİNİ ÜCRETSİZ OLARAK

iPAD’İNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

 available-on-the-app-store

ANDROİD TABANLI TABLETİNİZE İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN
Get-it-on-Google-Play